Cübbeli isyan
Mustafa Erdoğan
Önce Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun sadece hükümete değil aynı zamanda parlamentoya da ‘haddini bildiren’ buyurgan bildirisi, ardından onu destekleyen Danıstay açıklaması... Türkiye’nin oryantal demokrasisinde hiç de şaşırtıcı değil.
Bu bildirilerde ifadesini bulan ana fikrin demokrasi karşıtlığı olduğu çok açıktır. Ama burada dile getirilen ‘hukukun üstünlüğü’ de değildir. Yüksek yargıçlarımız açıkca ‘yargının üstünlüğü’nü veya ‘yargının iktidarı’nı savunmaktadırlar.
Aslında yargısal olmaktan çok doğrudan doğruya politik nitelikteki bu bildirilerde, medeni toplumun gerekleriyle uyuşmayan, basbayağı ‘kabileci’ bir zihniyet yansımaktadır: Yüksek yargıçlar Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi içine kapalı, otarşik bir egemenlik alanı olarak tasarlamaktadırlar. O kadar ki, Avrupa Birliği’ne uyumun gereği olarak yürütülmekte olan görüş alışverileri ile AB temsilcilerinin Türkiye’nin tam üyelik taahhüdünün gereği olan izleme ve değerlendirme faaliyetleri bile onları rahatsız ediyor.
Diğer bir ana fikir de, basbayağı politik olan adalet sisteminin yeniden düzenlenmesi işinin yargısal işleve dahil olduğu zannıdır. Onun içindir ki, gerek Yargıtay gerekse Danıştay hükümetin yargı sistemini reforme etme niyetini ve bu alandaki hazırlığını ‘yargı bağımsızlığı’na bir müdahale olarak görüyorlar.
Özellikle Yargıtay bildirisinin verdiği mesajların başında, AKP’ye karşı açılmış olan kapatma davasında Yargıtay’ın taraf olduğunu açıkça ilan etmesi gelmektedir. Nitekim, bildiride kapatma davası iddianamesine sahip çıkılmakta, davalı parti aleyhine ileri sürülmüş olan iddialar onaylanmakta, sunulan kanıtların hukuka uygun olduğu peşinen iddia edilmekte, hatta partinin ‘lehte sonuç alma hevesi’ kınanmaktadır.
Hakkında açılmış olan bir davanın kendi lehine sonuçlanmasını istemesinin davalının kötü niyetinin bir kanıtı olarak sunulabileceği herhangi bir medeni ülke tasavvur edebiliyor musunuz?!...
Bu zihniyetteki yargıçların mahkemelerin tarafsız olması zaruretine atıf yapılmasını bir ‘aldatmaca’ olarak görmelerinden daha tabii ne olabilir?... Böyle görmek zorundalar; aksi halde, bir parçası olduklarını -gayet isabetli olarak- düşündükleri ‘statüko’nun bekçiliği rollerini nasıl meşrulaştırabilirlerdi ki!..
Yargıtay bildirisiyle ilgili çok önemli, daha doğrusu vahim bir nokta da, Anayasa değişikliğinin ne zaman, hangi kapsamda ve nasıl yapılabileceğine ilişkin parlamentoya yönelik buyurgan ifadelerinden anlaşılacağı gibi, Yargıtay kendisini ‘kurucu iktidar’ sanmaktadır. Bunun siyaset diline tercümesi ‘demokrasi karşıtlığı’dır.
Bu arada, kapatma davası iddianamesinin eleştirilmesini yargı bağımsızlığına bir müdahale olarak gösterme çabasının da hiçbir hukuki temeli yoktur. Çünkü, yargılama hukuku açısından, dava açan bir iddianamenin ‘yargı kararı’ olmadığı açıktır. Şu da var: Eğer, buyurduğunuz gibi, bu konudaki ‘kötü niyetli’ eleştirilerin yargı kararını ‘etkileyebilmesi’ zaten mümkün değilse, (bundan nasıl bu kadar emin olduğunuz ayrı bir mesele), o zaman eleştirenlere niçin kızıyor ve onlara uygunsuz yakıştırmalar yapıyorsunuz?
Bir şeye çok şaşırdım: Yüksek yargının ideolojik etki altında olduğunu zaten biliyordum ama, durumun bu kadar vahim olduğunu tahmin edemezdim. Öyle ya, otuz küsur kişilik bir yargıçlar heyeti içinde demokrasiye ve hukuka sahip çıkacak birkaç kişi bile yer alamadığına göre...
Star, 24.05.2008
Önce Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun sadece hükümete değil aynı zamanda parlamentoya da ‘haddini bildiren’ buyurgan bildirisi, ardından onu destekleyen Danıstay açıklaması... Türkiye’nin oryantal demokrasisinde hiç de şaşırtıcı değil.
Bu bildirilerde ifadesini bulan ana fikrin demokrasi karşıtlığı olduğu çok açıktır. Ama burada dile getirilen ‘hukukun üstünlüğü’ de değildir. Yüksek yargıçlarımız açıkca ‘yargının üstünlüğü’nü veya ‘yargının iktidarı’nı savunmaktadırlar.
Aslında yargısal olmaktan çok doğrudan doğruya politik nitelikteki bu bildirilerde, medeni toplumun gerekleriyle uyuşmayan, basbayağı ‘kabileci’ bir zihniyet yansımaktadır: Yüksek yargıçlar Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi içine kapalı, otarşik bir egemenlik alanı olarak tasarlamaktadırlar. O kadar ki, Avrupa Birliği’ne uyumun gereği olarak yürütülmekte olan görüş alışverileri ile AB temsilcilerinin Türkiye’nin tam üyelik taahhüdünün gereği olan izleme ve değerlendirme faaliyetleri bile onları rahatsız ediyor.
Diğer bir ana fikir de, basbayağı politik olan adalet sisteminin yeniden düzenlenmesi işinin yargısal işleve dahil olduğu zannıdır. Onun içindir ki, gerek Yargıtay gerekse Danıştay hükümetin yargı sistemini reforme etme niyetini ve bu alandaki hazırlığını ‘yargı bağımsızlığı’na bir müdahale olarak görüyorlar.
Özellikle Yargıtay bildirisinin verdiği mesajların başında, AKP’ye karşı açılmış olan kapatma davasında Yargıtay’ın taraf olduğunu açıkça ilan etmesi gelmektedir. Nitekim, bildiride kapatma davası iddianamesine sahip çıkılmakta, davalı parti aleyhine ileri sürülmüş olan iddialar onaylanmakta, sunulan kanıtların hukuka uygun olduğu peşinen iddia edilmekte, hatta partinin ‘lehte sonuç alma hevesi’ kınanmaktadır.
Hakkında açılmış olan bir davanın kendi lehine sonuçlanmasını istemesinin davalının kötü niyetinin bir kanıtı olarak sunulabileceği herhangi bir medeni ülke tasavvur edebiliyor musunuz?!...
Bu zihniyetteki yargıçların mahkemelerin tarafsız olması zaruretine atıf yapılmasını bir ‘aldatmaca’ olarak görmelerinden daha tabii ne olabilir?... Böyle görmek zorundalar; aksi halde, bir parçası olduklarını -gayet isabetli olarak- düşündükleri ‘statüko’nun bekçiliği rollerini nasıl meşrulaştırabilirlerdi ki!..
Yargıtay bildirisiyle ilgili çok önemli, daha doğrusu vahim bir nokta da, Anayasa değişikliğinin ne zaman, hangi kapsamda ve nasıl yapılabileceğine ilişkin parlamentoya yönelik buyurgan ifadelerinden anlaşılacağı gibi, Yargıtay kendisini ‘kurucu iktidar’ sanmaktadır. Bunun siyaset diline tercümesi ‘demokrasi karşıtlığı’dır.
Bu arada, kapatma davası iddianamesinin eleştirilmesini yargı bağımsızlığına bir müdahale olarak gösterme çabasının da hiçbir hukuki temeli yoktur. Çünkü, yargılama hukuku açısından, dava açan bir iddianamenin ‘yargı kararı’ olmadığı açıktır. Şu da var: Eğer, buyurduğunuz gibi, bu konudaki ‘kötü niyetli’ eleştirilerin yargı kararını ‘etkileyebilmesi’ zaten mümkün değilse, (bundan nasıl bu kadar emin olduğunuz ayrı bir mesele), o zaman eleştirenlere niçin kızıyor ve onlara uygunsuz yakıştırmalar yapıyorsunuz?
Bir şeye çok şaşırdım: Yüksek yargının ideolojik etki altında olduğunu zaten biliyordum ama, durumun bu kadar vahim olduğunu tahmin edemezdim. Öyle ya, otuz küsur kişilik bir yargıçlar heyeti içinde demokrasiye ve hukuka sahip çıkacak birkaç kişi bile yer alamadığına göre...
Star, 24.05.2008

