Salı, Mayıs 13, 2008 

Göz açıcı bir roman

Taha Kıvanç


Selefi örgütün liderinin banka hesabını boşaltmakla meşgulüm" diyor adam; "Namaz arkadaşlarından birinin bunu yaptığını düşündürecek şekilde hem de; onu öldürür artık..."
'Adam' dediğim CIA'nin bir yan biriminde çalışan ajan. 'Yan birim' kimsenin ruhu duymadan işler çeviriyor. Hedef alanı İslam Dünyası; izlemeye aldıkları kişilerin ıcığını cıcığını biliyor, bütün hareketlerini izliyorlar...
Yıllar önce 'Ergenekon' örgütü için kolları sıvayanlar elektronik bir altyapı oluşturup para hareketlerini izlemeyi öngörmüşlerdi; herhalde hatırlıyorsunuz. Washington Post'un Türkiye'ye de sıkça gelen yazarı David Ignatius bizdeki haberlerden mi esinlendi bilinmez, yeni çıkan 'Body of Lies' adlı romanında CIA'ye böyle bir birim kurduruyor. Onların da ilk yaptığı iş, tahmin edeceğiniz üzere, para hareketlerini izlemeye almak oluyor...
İlginç bir roman bu; romanın Ürdün merkezli çalışan CIA ajanı kahramanı bir iz şaşırtma göreviyle Ankara'ya da geliyor, oradan Adana/İncirlik'e geçiyor. O bölümde, yazar, Ankara'ya dair yanlış gözlemlerini okurlarıyla şöyle paylaşıyor: "Uzun yıllar önce burası yüzlerce caminin olduğu, ama ortalıkta Müslüman görünmeyen bir kent gibiydi; ordu lâik ilkeleri öylesine sıkı uyguluyordu çünkü. Şimdi ise Türkiye İslâm'ı keşfetmiş durumda; öyle ki, kentin yabancıların oturduğu bölgesi dışında başı açık kadına nadiren rastlanıyor..."
Roman Amerika'yı tehdit eden bir terör örgütü liderine yönelik insan avı etrafında dönüyor. Avrupa'daki belli başlı hedeflere karşı eylemler yapıyor bu yeni liderin örgütü. 'Süleyman' kod adlı lider hakkında fazla bir bilgisi yok CIA'nin. Bütün dert, karanlıkta iş tutan Süleyman'ı ortaya çıkarıp yakalamak...
Nasıl yapacaklar bunu? Bölgeyi ve insanını iyi tanıyan, Arapçayı ana dili gibi konuşan CIA ajanı yöntemi öneriyor: Takiye... "Müslümanlar" diyor, "Zorda veya baskı altında kalırlarsa inançlarına aykırı bir şeyi bile yaparlar, buna takiye denir; biz de aynısını yapalım..." Kendi eylemlerini aslında eylemci olmayan birine mal etmeye başlıyorlar; bununla da, sanal eylemciyi Süleyman'a rakip hale getirip kıskançlığını tahrik ederek ortaya çıkmasını sağlamayı amaçlıyorlar...
Adana/İncirlik'te, Amerikalı erlerin kaldığı yatakhanede, içindekiler Noel tatiline gitmişken, güçlü bir bombayı CIA patlatıp sanal eylemciye mal ediyor. Medya 'İslâm terörü' diye ayağa kalkıp ortalığı toz duman ediyor.
Çok yabancımız olmayan senaryolar bunlar. Roman Amman/Ürdün ile Washington'da geçiyor daha çok, ama Ignatius'un esinlediği yerin Türkiye olduğuna eminim.
Beni daha çok ilgilendiren, yazarın hayalinin ürünü elektronik cihazlarla donatılmış CIA biriminin neler yaptığı... Telefon, GPS, bilgisayar, internet dünyasında adam gibi terörist olmak bile mümkün değil. Her şeyi, ama her şeyi birebir izliyorlar. 'Anlık istihbarat' deniyor ya, öylesine sağlam bir istihbarat izlemesi bu...
"El-Kaide'yi kendilerini gözleyebileceğimiz bir yere sıkıştırmamız yetiyor" diyor bir roman kahramanı. "Takip edebileceğimiz cep telefonlarıyla konuşmuyorlarsa, davranış biçimlerini değiştirmek için korkutuyoruz. Her yeni hareketleri, yeni sinyal demek... Cep telefonlarını yeniliyorlar, oysa yenisini de izliyoruz. Bilgisayarlarını yenileyerek takipten kurtulacaklarını sanıyorlar; oysa sanal âlem bütünüyle kontrolümüz altında. Dünyada nüfuz edemeyeceğimiz tek bir e-posta servisi yok. Herkesin, nerede olursa olsun, hard diskine ulaşabiliriz. Ne kadar şaşırtmaca yaparlarsa yapsınlar, elektronik imza bırakıyorlar. Her şeyin bir imzası var sanal âlemde."
Ne diyelim, hayrını görsünler...
Teröristler de örgütlü de, onların örgütü süper bilgisayarlar karşısında çaresiz. İsterseniz "Roman canım, aldırma" deyiniz, isterseniz romanda tarif edilen türden bir izleme biriminin orada/burada faaliyet gösterdiğini kabul ediniz, fark etmiyor; uydular, bilgisayarlar, elektronik cihazlar istihbarat örgütlerinin emrinde. Büyük birader gerçekten çalışıyor.
Örgüt güvenilir bir seyahat acentası kullanıyor uçuşlarında; 'güvenilir' işlemlerin hepsi anında Langley'de izleniyor. Acentanın içindeki dört kameraya takılanlar da...
Para transferi için alternatif yollara başvuruyor örgüt; zaten bütün yasal bankalar, finans kuruluşları 11 Eylül sonrasında kıskaca alındığı için ortada pek fazla alternatif kalmadı. Romandaki CIA birimi, örgütlerin paralarını sağa-sola yollamalarını kendi kurduğu altyapıyla sağlıyor.
Sözün kısası, eylemcileri bir yerden diğerine taşıyan da, paralarını havale eden de CIA.
Göz açıcı bir roman yazmış Washington Post yazarı.

Yeni Şafak, 06 Mayıs 2008

 

Hızır-İlyas bayramı nasıl Hıdırellez oldu?

Ahmed Şahin



Her sene bahar mevsiminde yeşilliğin iyice canlandığı 6 Mayıs'tan itibaren Hıdırellez bayramı kutlamaları başlar.. Bu bayramda insanlar ateşler yakıp üzerinden atlayarak zorlukları yeneceklerini, kısmetlerini bulacaklarını, içine girecekleri bir eve sahip olacaklarını, daha birçok kötülüklerden kurtulup güzelliklere kavuşacaklarını ümit ederler..
Her ülke ve bölgede farklı âdet ve alışkanlıklarla kutlanan bu Hıdırellez bayramının aslı nedir, nasıl olup da tarihten önceki devirlerde başlatılan bir bayram günümüze kadar gelmeyi başarmıştır? Hızır-İlyas bayramı nasıl olup da Hıdırellez olup çıkmıştır?
Bu konudaki birçok farklı rivayetleri birleştirerek özetleyecek olursak, yaşanmış şöyle bir olay çıkar karşımıza.
Hazreti Musa Aleyhisselam zamanında bir hükümdarın tek oğlu kendini dini hizmete verir, babasının hükümdarlığı, saltanatı, şan ve şöhreti onu tatmin etmez. Bu, Rabb'imizin de hoşuna gider. Ona kerametler ihsan eder. Nitekim irşat için geçtiği yerlerde bastığı çorak topraklar, yürüdüğü yol kenarları, oturduğu kuru zeminler yemyeşil hale gelir, bahar çiçekleri açmaya başlar. Arapçada yeşilin bir adı (hazr) olduğundan çorak yerlerin yeşillendiğini gören halk, 'buradan bastığı yeri yeşillendiren genç geçmiştir' manasında Hızır geçmiştir diyerek gence Hızır adını verirler. Artık halkın dilinde Hızır adını almış olan bu genç, mayısın başlarında görmeyi çok istediği İlyas Peygamber'le de bir buluşma gerçekleştirir. Bu buluşmaya büyük değer veren halk, iki sevilen insanın buluştuğu bu günü Hızır-İlyas bayramı olarak ilan ederler. Dilden dile söylene söylene Hızır-İlyas bayramı, Hıdırellez bayramı olarak gelir. Tıpkı Hoca merhumun, oğlunuzun adını Eyyüb koyarsanız dikkatli söyleyin, söylene söylene ip kalır, demesi gibi olur. Hızır-İlyas isimleri söylene söylene Hıdırellez şeklini alır.
Burada asıl mühim konu şudur:
Bastığı çorak zeminleri yeşillendirme kerametine sahip olduğundan dolayı kendisine Hızır adı verilen hükümdarın bu oğluna bir de peygamberlik verilmiş mi verilmemiş mi? Hızır'ın kendisi sadece büyük bir veli mi, yoksa görüştüğü İlyas Peygamber gibi bir de nebi mi olduğu yolundaki rivayetlerin manası ne? Ayrıca halen yaşıyorlar mı, yoksa dünyadaki insanlarla ilgileri kesilmiş mi?
Hemen ifade etmeliyim ki, bu iki zat da kendilerine mahsus özellikteki hayatlarıyla hayattadırlar, yaşıyorlar. Ancak hayatı, sadece bizim yaşadığımız beşerî hayatla sınırlı görenlere göre, bunların halen yaşıyor olmaları mümkün değil ise de, hayat sadece bizim hayatımızla sınırlı olmayıp üst üste beş basamaklı hayat basamaklarının da bulunduğunu da hatırlarsak, sözünü ettiğimiz bu iki zatın da bu beş basamaklı hayatın ikinci derecesinde yaşadıklarını kabullenmekte hiç de zorlanmayız. Bu ikinci derecedeki hayatı yaşayanlar bizim gibi maddî şartlarla kayıtlı değildir. Bir anda birçok yerlerde bulunabilir, darda kalanların imdadına yetişebilir, çeşitli görüntülere girip muhtaçlara yardımda bulunabilirler.
Hatta bizim hayatımızı yaşayanlardan bazı seçkin veliler, Hızır makamına kadar yükselip Hızır'dan ders alırlar. Hızır gibi darda kalanların yardımına onlar da koşarlar. Bunlar da çoğu zaman Hızır sanılır, gerçek Hızır'la karıştırılırlar.
Bediüzzaman Hazretleri, bu konuda Mektubat kitabında soru cevap şeklinde fevkalade dikkat çekici açıklamalarda bulunur.
Her kutsal geceyi Kadir, her iyi insanı da Hızır bil! Olması mümkündür çünkü!.

Zaman, 06 Mayıs 2008

 

Militarist polis devleti

Dr. ümit Kardaş


Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türk Devleti de bugün askerî vesayet rejimi ve polis-devlet anlayış ve uygulamalarıyla (Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu'ndaki son değişiklikler, 301. maddeye yapılan makyaj, 1 Mayıs kutlamalarına karşı takınılan ceberut tavır ve faşizan polis uygulaması) tarihsel gelenek ve çizgisi doğrultusunda çelikten bir devletin bütün niteliklerini taşımaktadır. Ve sorun tam da burada bulunmaktadır. Bu sorun aşılmadan demokrasiye ve hukuk devletine doğru yol almak olanaksızdır. 12 Eylül yapılanması ve anlayışıyla güçlenen askerî bürokrasinin gücü ile siyasetteki antidemokratik yapılanmanın ve özellikle sol muhalefet yokluğunun birbirini beslemesi ve bürokrasi ile bürokrasinin uzantısı siyasî partilerin ve devletin ideolojik aygıtı olarak görev yapan STK'ların direnişleri nedeniyle Türkiye, özgürlüklerin güvence altına alındığı demokratik bir hukuk devletine gidecek yolu açamamaktadır. Devletin baskıcı ve ideolojik aygıtları olarak davranan STK'lar dışında kalan sivil toplum örgütleri, kısıtlanmış ifade özgürlüğünün daraltılmış sınırları içinde etkili olamamakta, medya ise rejimi payandalayarak gerçek sorunları tartışma alanı dışında tutma işlevini görmektedir. Rejim siyaseti çözüm üretemez, üniversiteleri kaliteli bilimsel etkinlikte bulunamaz, aydınları ve gerçek sivil toplum örgütlerini fikir ve çözümlerini ifade edemez, medyayı gerçek haber ve objektif yorum yapamaz duruma getirmiştir. Bu tablo iç dinamiklerin iflasıdır. Enerjisini boşa harcayan Türkiye, hiçbir gerçek sorununu tartışamamakta, hatta bu sorunlarından kaçmaktadır. Ekonomik ve sosyal sorunlarını hiçbir çözüm üretmeden, IMF tarafından sunulan reçeteleri kabul ederek tartışma alanından çıkarmıştır. Siyasî ve hukukî sorunları ise sadece Avrupa Birliği'ne girmek için uyulması istenen normlar bağlamında düşünerek tartışma alanının dışına itmeye çalışmaktadır. Siyasî-hukukî sorunların çözümünü Avrupa Birliği karşıtı milliyetçiler ile Avrupa Birliği taraftarı hainler arasındaki bir mücadele noktasına getirmek akıl dışı, gerçeklerden uzak, vasat altı bir anlayışın ürünüdür. Türkiye, gerçek sosyal, ekonomik, siyasî, tarihî ve hukukî sorunlarını Avrupa Birliği normları gerektirmese de kendi halkının çıkarları nedeniyle tartışıp çözmek zorundadır. Özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir hukuk devletini sağlamazsanız ne ekonomik, ne sosyal ne de etnik hiçbir sorununuzu çözemezsiniz.
Halkı ergen olmayan, kendini idareden aciz, güvenilmez gören bir anlayışın yarattığı bir rejim. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası ve ceza yasaları ile çoğulculuğa geçit vermeyen, farklılığa tahammül edemeyen, katılımın önünü kesen, askerî vesayeti korkular üzerinden içselleştirmiş bir anlayış ve yapılanma. Dünya tarihi ve özellikle de tarihimiz göstermiştir ki siyasete sokulan ordu hiziplere ayrılır, bölünür ve güçsüzleşir. Silahlı Kuvvetler'in görevi kendisini sivil siyasetin öngördüğü yönde bir dış tehdide karşı hazırlamaktır. Ancak gelinen noktada askerî bürokrasi her siyasî gelişme konusunda görüş beyan etmeye, internet ortamında darbe sayılacak muhtıralar yayımlamaya başlamıştır. AKP iktidarı ilk yıllarında AB sürecini hızlandırmıştı. Bu sürecin devamı askerî bürokrasinin iktidardan uzaklaşması, siyaset ve toplum alanını tanzim etmekten vazgeçmesi, imtiyazlarını yitirmesi, en önemlisi gerçek bir demokrasiyle yönetilen ülkelerde olduğu gibi şeffaflaşması, parlamenter denetim ve gözetim altına alınması, millî güvenlik siyaset belgesinin halkın katılımıyla parlamentoca hazırlanması anlamına geliyordu. AKP, demokratikleşme konusunda başarılı ve yeterli olmamasına, demokrasiyi ve özgürlükleri içselleştirmemesine rağmen böyle bir açılımı yapabilecek tek tehlikeli seçenek olarak gözüktüğü için kendisine karşı cephe alındı. AKP'nin en zayıf olduğu nokta, laiklik ve türban meselesiydi. Türbanda MHP tarafından açıkça tuzağa düşürüldü. Demokratikleşmeyi bir bütün olarak düşünmeyen ve demokrasi cephesini genişletecek açılımları yapma niteliği ve kapasitesi bulunmayan lider kadrosuyla AKP beceriksizce sonunu hazırlarken, iktidarda kalabilme uğruna uzlaşma yolunu seçmiştir. Şemdinli'de yakasını kaptırmış, 27 Nisan muhtırasını verenleri, Sarıkız ve Ayışığı darbe girişimcilerini yargılayamamıştır. İktidar, ağır suçlar oluşturan bu eylemlere seyirci kalmış, uzlaşma yolunu seçerek, sorunların çözümünde inisiyatif alma gücünü yitirmiştir. Böylece asker-sivil bürokrasi, CHP ve MHP'den oluşan blok gerçek bir demokratikleşmeye yeltenecek siyasî bir oluşumun iktidar olmasına izin vermeyeceklerini göstermişlerdir.
Polise son değişikliklerle tanınan yetkiler ve bu yetkilere dayanılarak yapılan uygulamalar ve 1 Mayıs'ta yaşananlar, siyasî iktidarın ve emrindeki idarenin polis-devlet anlayışının temsilcileri olduklarını göstermiştir. Yurttaşlarına hak ve özgürlükleri kullanma konusunda hukuk güvenliği sağlamayan organizasyon devlet olamaz. Hukuk güvenliği bulunmayan, ülkeyi halk adına yönetenlerin ve bürokrasinin kendilerini istedikleri zaman hukukla bağlı saymadıkları bir yerde barış, huzur, kamu düzeni ve demokratik otorite sağlanamaz. Yurttaşlarına hangi dinî inançtan veya etnik kümeden olursa olsun eşit yaklaşmayan, sürekli belli inanca veya ırksal kimliğe vurgu yapan, ideolojik duruşu olan, bir arada yaşamanın ortamını oluşturmayan, hakemlik yapmayan, adil yargılama hakkının en temel ilkelerini kâğıt üzerinde bile sağlamayan (yargılama birliği, tabii hakim, hakim bağımsızlığı, tarafsızlığı ve güvencesi ilkeleri), yargının kaliteli işlemesinin altyapısını oluşturmayan bir devletin hukuk devleti olması olanaksızdır.
Asker-sivil bürokrasinin askerî vesayeti ile oluşan militarist anlayışla, siyasî iktidarın polis-devlet anlayışı devlete çelikten bir nitelik vermektedir. Bu anlayıştan hak ve özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir hukuk devletine geçmek zor gözükmektedir.

Zaman, 06 Mayıs 2008

Cuma, Mayıs 02, 2008 

Rahmet Peygamberinin Dilinden Dualar

Damla damla dökülen gözyaşları,
Adım adım huzura yöneliş,
Ve dalga ralga yükselen bir nida...
“Dua edin kabul edeyim”


Sadık Yalsızuçanlar’ın yayına hazırladığı “Rahmet Peygamberinin Dilinden Dualar” “adlı kitap Nisan 2008 de Timaş Yayınları tarafından yayınlandı.
En güzel dua metinlerini Allah ve Resulü’nün dilinden bizlere aktaran bu kitap, müminlerin anneleri ve sahabeler tarafından rivayet edilen hadislerle bize duanın, ibadetin ruhu olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Allah’ın sonsuz kudreti karşısında boyun eğmektir dua, dua da aslolan kendi zayıflığımızı hissetmenin sırrıdır. Güçsüzlüğünü bilmek Kudret Sahibine sığınmaktır, O’nun rahmet kapısını çalmaktır.
Araf suresinde Yüce Allah şöyle buyurur:
”Rabbinize yalvara yakara, gizlice dua edin.
Kuşkusuz O, sınırı aşanları sevmez” (Araf/55)
Bir de
“Bana yakarın, sizin için kabul edeyim. Kuşkusuz bana dua etmekten kibirlenenler, yakında alçak olarak cehenneme gideceklerdir” diye buyurmuştur Allah. Allah kendisine saf bir yürek ve arı bir dille yalvaran herkesin duasına cevap verir.
“Rahmet Peygamberinin Dilinden Dualar” kitabıyla duanın zamansız ve mekansız olduğunu öğreniyoruz. Adem’den aleme bütün kainatın dilinden dökülen ve yeniden hayat bulacağımız cümleler, Yaratıcı’yla olan bağımızı inşa edecek satırlar, Hz Peygamber’in dua iklimine yapacağımız benzersiz bir yolculuktur...O’dur Rahmet Peygamberi. O’nun mübarek ağzından dökülen bu güzel yakarışlarından oluşan bir bahçedir bu kitap ki bize Allah’ın sonsuz merhamet denizinden bir damla dilenmekten başka çaremiz olmadığını, O’nun eşiğine yüz sürmekten bir an teberi etmemeyi öğretiyor:

“Allah’ım, Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim,
Nefsime zulmettim. Kötü işlerde bulundum. Senden başka günahlarımı bağışlayacak hiçbir kuvvet yoktur. Sen, ‘Beni bağışla’ diyeni, akın halindeki karıncalar kadar günahı olsa da bağışlarsın, beni affet.”

Dua...bütün sır bu üç harfte gizlidir. “Duanız olmasa ne öneminiz var” ifadesi kulluğun özünü oluşturan duanın değerine ve nadideliğine işaret eder. Alemlere rahmet olarak gönderilen yüce elçi Hazreti Muhammed Efendimizden dinlediğimiz bu birbirinden güzel yakarışları bize yalvarmanın, yakarmanın, dilemenin, istemenin, beklemenin, sığınmanın, boyun eğmenin, kendimizi silerek adeta yok ederek vazgeçmenin, O’nun eşiğinde bir köle olduğumuzu fısıldamanın, O’nun rahman ve rahim olan kapısından ayrılmamanın, orada zamanı yok sayarak beklemenin, O’nun Rahmet ve İnayetini umarak, O’nun alemleri kuşatan sonsuz merhametine, esirgeyiciliğine iltica etmenin önemini ve aslında derdin derman olduğunu öğretiyor. İnsan olmanın yüce anlamının sırrı duadan geçtiğini hatırlatıyor bize Efendimizin duaları.
Duanın sınırı, kuralı, kaidesi, sözlüğü yoktur. Dua içtenlikle olandır.
En makbul dua ise,insanın kendi dileklerini yok edip Allah’ın muradıyla muratlanmak istemesidir. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
Efendimizin dua bahçesinin kapısından geçenin, Allah’a dua ve kullukla yanaşanın elleri boş dönmeyecektir.

 

Yaşarken Yarım Kalmış Hayatlar, Romanlar

Sadık Yalsızuçanlar



Selim İleri’nin Dün Gibi’si, kırk yıllık Corona ile başlıyor, Asaf Halet Çelebi’nin dizeleriyle sonlanıyor :
geçip gittiğim yerlerden
iç içe
öne
ve arkaya bakan
bir sürü
ben
ler
koymuşumdur
eskileri çocuk
şimdikiler ihtiyar’
Çelebi’nin bu dizeleri, aslında Selim İleri’nin bu anlatılarla ne yaptığını güzel özetliyor.
Edebiyat bir yol, bir yordam olunca, insan yazarken, ‘geçmiş, bir daha geri gelmeyecek zamanlar’ın içinde birer işaret taşı gibi bıraktığı ben’in içinde, çevresinde, gerisinde ve ilerisinde dönenip duruyor.
Bunlar yaşarken geride bırakılan, geçmekte ve gelmekte olanın içindeki hüznü anlatan, öteki için bir anlam ifade ettiğine inanılan ‘hayat-ı hakikiye ve hayaliye sahneleri’…İnsanın başkaları için anlamlı olan deneyimleri, gerçekte ben’in öyküsüdür. Ben’in içinde benler olduğunu, bu benlerin her birinin ayrı ayrı öykülerinin birleştiğinde varlığın hikayesini oluşturduğunu en çok Selim İleri bilir. Bunlar onun sonbahar sofralarıdır.
Esasen Selim İleri –an azından benim severek ve canım yanarak okuduklarım bunu söylüyor, örneğin Hüzün Kahvesi, Her Gece Bodrum, Yaşarken ve Ölürken…- hüznün yazarıdır. Eylülün, Pastırma Yazının, hissettirmeden, kendi kendine, sessizce çöken yapıların, yiten, pörsüyen dostlukların, içsizleşen ilişkilerin, samimiyetini kaybedenlerin, toplumsal ideallerinin o mutantan dünyasında bütün bütün boğulan, umutsuzlaşan, kendini yitirenlerin, hatırlanmayanların, en çok bilinmesi gerekirken en az bilinenlerin, özetle zamanın kıydığı, görkemli görkemsiz kaybedenlerin anlatıcısı. İleri bunu bıkıp usanmaksızın, hep alçakgönüllü, telkari ustası titizliğinde, sessizce yapar. Bir geçmiş zaman çelebisi gibi.
Öyledir, “Pişman değilim.
Yaşarken, yarım kalmış bir roman yayımlıyorum. Sizin ne diyeceğiniz, nasıl yorumlayacağınız umurumda değil.
Ben yaşarken, yarım kalmış.
Yukarıda okuduklarınız da birkaç ‘roman’ sayfası. Sonrakiler gibi”dir ama biz Dün Gibi’yi de, diğerleri gibi, dün-bugün-yarın olarak okuruz. Selim İleri, edebiyatımızın, yüzyılın başlarında köktenci biçimde gelenekle bağlarını koparmaya çabaladığını ve bunun bizim kolektif belleğimiz açısından ne denli yaralayıcı sonuçlar ürettiğini de içerden hisseden yazarlardandır. Divan geleneğine olan ilgisi, Necatigil gibi, sanatı bir kanaviçe gibi ruhuyla dokuyan şair/şiirle yakınlığı, son yüzyıl edebiyat hafızamızdan ve toplumsal yaşamımızdan bir dalgıç gibi devşirdiği hüzünlü pırlantalar, elmaslarla, edebiyatın bir gelenek meselesi olduğunu da göstermiştir. Onun son örneğini Dün Gibi’yle önümüze getirdiği, bu yakın tarih belleği araştırması, hem kendi şahsi hikayesini hem de öteki benliklerle ve tarihle bunun bağını, kalemi artık yıllanmış şarap gibi dil döken bir yazarın nasıl bir sürek avında olduğunu da göstermektedir. Dün Gibi’yi, içim acıyarak, burkularak, ama diğer İleri romanları gibi bir çırpıda okudum. Bediüzzaman’ın, ‘mazi kabrinin hayaletleri’ diye nitelediği bir ‘oyun’un kişilerinin hüzünlü öykülerini, ‘sahneye giriş sırasıyla’ Selim İleri ne güzel anlatıyor.
Sanatı bir nakış gibi dokuyan, ayrıntı ustası ve en mağrur kahramanları karşısında bile soylu bir tevazuu elden bırakmayan Selim İleri gibi yazarlara hep gıpta etmişimdir. Selim İleri bize, Dün Gibi’yle ve ondan önceki bütün anlatılarıyla, edebiyatın kökeninin ‘edep’ olduğunu göstermiştir. ‘Başa dönüp okusanız bile bir şey değişmeyecek; oyun size görünmeyecek. Beni terk edip gidenlerden biliyorum : Hiçbirine görünmedi. Kimseye gösteremedim. Yağmur çıkmışken, ezdiğiniz sümüklüböceklerdi yazdıklarım. Bu ‘ölü roman’ı kimseye adamayacağım.’ Deyişinden bellidir ki, bu yüzyılın büyük düşünürü Wıttgensteın’ı doğrular : ‘Şeylerin nasıl olduğu değildir gizemli olan, olduğudur…’ Zira, zatenr var olmak, soluk alıp vermek, acı çekmek, gizli sandukalarda anılar ve acılar biriktirmek, Lale Müldür’ün deyişiyle, kendisinden bile gizlediği korkunç sırlarla yaşamak, hep bir şeylerin anısıyla ve acısıyla yaşamak, bütün bunlar bize, yaşamın sandığımızdan daha gizemli olduğunu gösterir.
Selim İleri’nin bu yaralanmış, örselenmiş, bizi yetimane hüznün kucağına iten öykülerin sahibi kişileri, aslında, O’nun –belki Kemal Tahir’in tezgahından geçmiş olmanın etkisiyle veya ateşleyici, hazırlayıcı yönüyle- Tanpınar’ın, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’da, Vüs’at Bener’in, Yusuf Atılgan’ın romanlarında daha çok ironik boyutuyla anlattığı modernleşme maceramızın da en çelişik yanlarını ele verir. İnsanın, Tarkovski’nin dediği gibi, kendisine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesi için, toplumsal ve ahlaki bir ideali olmalıdır. Bir değerler karmaşasında, artık bu idealini yitirmiş bir toplumun bireyleri, Selim İleri’nin anlattığı türden acıları yaşamaktan kurtulamazlar. Bunun dibinde, Selim İleri’nin bize duyurmaya çalıştığı daha derin bir şey de vardır: Yaşamın geçiciliğinin ruhu solduran etkisi. Belki de, bunu aşma iştiyakıdır bütün bu hüzünlü hayatlar, ihtiraslarının kurbanı kişiler, zamanın pörsüttüğü bedenler, unutturduğu ruhlar ve giderek birbirini çürüten insanlar. Bu bela, küreseldir ve en yaralayıcı örneklerini bizim coğrafyamızda bırakmıştır.
Selim İleri, merhametli yazarlar kuşağının son örneklerindendir. Yaşama ve insanlara her şeye rağmen sevgiyle, şefkatle, anlayışla bakabilen yazarların.
Sanırım Necatigil’in, ‘sevgi de bir çözümdür’ umudunu en çok o korumuştur.
Bir dönem anlatısı olan ama dediğim gibi üç ayrı zamanın iç içeliğini daima hissetiren, İttihat Terakki ile aynı çizgide görülebilecek son büyük filizkıran fırtınası12 Eylül arasında gidip gelen, bir romanın nasıl varlık kazandığının da öyküsünü barındıran, “Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar” başlığında topladığı Nehir Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın, Gramafon Hâlâ Çalıyor, Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver, Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin ve Daha Dün dikkatle ve bir arada okunduğunda İleri’nin, çağdaşlarından kendisini ayıran bu niteliği açıkça görülebilecektir.
Selim İleri’nin ‘yazınsal yalnızlığı’ en çok bu kitaplarda belirginleşmiştir.
Kendisinin söz ettiği ‘öfke’nin, yine hep hüzünle karılması ve alttan alta hissettiren umut ve şefkati bu yalnızlığı kaçınılmaz kılmıştır.
Daha Dün’ü de okurken, İleri’nin şu önemli sözlerini zihninizin bir köşesinde tutunuz : “Aslında hep hüzün, yağmur gibi şeyler akla getiriyorum. Belki çoğunluğu da onlardır, ama ben baştan itibaren politik bir yazar olduğumu düşünüyorum. Kendime has dünyaya bakışım hep vardı. Tabii ki çeşitli aşamalardan, değişimlerden, dönüşümlerden geçti. Ama baştan itibaren politik çizginin dışında hissetmedim kendimi. Zaten öyle bir politik tavrım olduğu için de, slogan edebiyatına hiçbir zaman yanaşmadım. O devre baktığınız vakit, sağ ve sol diye müthiş bir bölünmüşlük vardı. Bu bölünmenin aslında hiçbirinin temeli yoktu. İstanbul’da doğup büyümüştüm. Okur-yazar bir çevreden geliyordum ve bütün bunları o yıllarda çok berrak olarak görebiliyordum. Bu kavganın hiçbir sonuca erişemeyeceğini, tam tersine boşu boşuna kan dökücülükten öteye gidemeyeceğini, çok derin yaralar bırakacağını gördüğüm için o yaygın politik edebiyatın içinde yer almadım.”

 

Merak Ettim

Engin Ardıç


Bütün Hıristiyan ülkelerinde İsa'nın doğum günü bayram ve resmi tatildir de, Türkiye'de Muhammed'in doğum günü öyle değildir. Laik olduğumuz için.
İmdi... Noel gecesi maç oynanmaz ya, diyelim ki oynanıyor... Barcelona-Manchester United olsun... Atıyorum...
Diyelim ki koyu Katolik bir futbolcu, Ronaldo da çıktı, basına demeç verdi:
"Bu maçın, Hazreti İsa'nın doğum gününe yakışır şekilde centilmence geçmesini dilerim..."
İngiltere'de ya da İspanya'da ortalık karışır mı, karışmaz mı?
Acaba İngiliz basını "bunu kutlayacağına adam ol da milli bayramını kutla" diye kızar mı?
Hani "oranın Aydın Doğan'ı" olan Rupert Murdoch Yayın Grubu'nda falan yerin dibine batırılır mı bu oyuncu?..
Merak ettim de onun için sordum.
Aramızda bir başka var: "Mehmet" namıyla maruf Marco Aurelio.
"Aslen" Brezilyalı... Lumpen ağzıyla söylersek "Berezilyalı"... (Lumpenler bu çocuğa adını veren Marcus Aurelius'un bir Roma İmparatoru ve bir filozof olduğunu bilmeseler de olur.)
Türk vatandaşı... Milli Takım'da da oynuyor. Devşirme sporcularımızdan... Halka şirin göstermek için adını Mehmet yaptılar.
Geçen hafta, Denizlispor maçına çıkarken haç çıkardı! Istavroz yani. Önce alnına, sonra göbeğine doğru, sonra sol omuzuna, sonra sağ omuzuna. (Ortodoks olsaydı önce sağ sonra sol yapacaktı.)
Hiçbir tepki görmedi. Kimse "bu ne biçim Mehmet" demedi. "Müslüman olmayan Türk olamaz" diyen şairler de ağızlarını açmadılar.
Neden acaba, merak ettim.
Bir Katolik daha var aramızda: Alex de Souza.
"Oldu olacak şunun ismini Ali Susan yapalım" dedim ama Hıncal bile beğenmedi.
Her maçtan önce, santra yuvarlağı içinde diz çöküyor, kendince "ibadetini" yapıyor, artık bilmem Afrika kökenli Candomble ya da Umbanda inanışlarının etkisinde mi neyse, birtakım tuhaf hareketlerde bulunuyor.
Kimse de yadırgamıyor. Pek pek, "aferin gâvura, bak ne mütedeyyin adam" diye beğeniyorlardır.
Neden acaba, merak ettim de soruyorum.
Katar kökenli bir Arap şirketi, Türkiye'de bir gazeteye yüzde 25, yani yalnızca dörtte bir oranında ortak olmuş. Bu hisse payıyla, yönetimde hiçbir ağırlığı yok. Parayı bastırır, sonra kârdan ya da zarardan payını alır, hiçbir işe de karışamaz. Yönetim kurulu "temettü" dağıtacaksa... Dağıtmayacaksa onu da alamaz.
Acaba The Guardian gazetesine aynı payla ortak olsa, rakip İngiliz basını, diyelim The Times gazetesi, ortalığı velveleye verir mi?
Arap değil de bir Norveç şirketi olsa bu, sonuç değişir mi?
Yoksa İngiltere'de puşt darlığı mı çekiliyor?
Yoksa ticari rekabete "siyasi kılıf" uydurmaya çalışmak yalnızca bize özgü bir alçalma biçimi midir?
Aklıma takıldı da sordum.

Sabah, 27. 04. 2008

 

Cumhuriyet “Halkı Kapattırma” ve “Kurultaylar” Partisi!

Tamer Korkmaz
Kanaltürk'e 3 milyon YTL aktardığı iddiaları üzerine başlatılan denetim sonucunda CHP'ye kapatma davası açılabileceği yorumları yapılmıştı…
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç “Kapatma davasının hangi hallerde açılacağı belli. Mali konularda kapatma ancak yurt dışından yardım alındığı zaman söz konusu olabilir” diyerek CHP için kapatma davası açılmayacağını hatırlattı!
***
Baykal'ın Mevlana gibi konuşan veya “Din de bizim” diyen kurultay sloganları hakkında…
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın “laikliğe aykırı fiiller” bağlamında işlem yapmak üzere gazete kupürü, afiş falan toplayıp iddianame hazırlayabileceğini düşünmek doğrusu çok komik olurdu…
Ne yani, “AKP mi bu?”
CHP için de kapatma davası açılmasını bekleyenlere söylüyorum; boşuna heveslenmeyiniz, yargı bürokrasisinden sizlere ekmek yok, evlerinize dönünüz!
Farzımuhal, CHP için kapatma davası açılıp üstüne bir de kapatılırsa ne olur diye, düşündünüz mü hiç?
Böyle bir durumda, ikide bir Anayasa Mahkemesi'ne kim gidecek, söyler misiniz?
Baykal'ın karşısına aday olarak çıkma ihtimalini zorlayan Haluk Koç, son beş yıl içinde CHP'nin yaklaşık 70 kez Anayasa Mahkemesi'nin kapısını aşındırdığını söylüyor:
O nedenle, hiç kimse CHP'nin kapatılmasını aklının ucundan bile geçirmesin…
***
CHP'nin hedefi “tek başına iktidar”dır!
Diyelim ki, AK Parti'den sonra MHP için de “türbanla ilgili anayasa değişikliğine destek verdiği için” kapatma davası açılırsa…
DTP, zaten malum…
Baykal'ın liderliğindeki CHP'nin Yargıtay'da düzenlenecek muhtemel bir erken genel seçimde rahatlıkla iktidara geleceği açıktır…
Deniz Bey için “23 Nisan Başbakanlığı” haricinde (yaş haddinden dolayı ne yazık ki yapmıyorlar) tek formül olarak geriye bu “Yargıtay Başbakanlığı” rüyası kalıyor…
Üzgünüm…
***
Baykal, bugüne kadar 9 kez kurultay kazandı…
Ancak bir genel seçim bile kazanamadı…
Olsun; her seçim yenilgisinde Deniz Bey'in parti içindeki konumu biraz daha güçlendi…
Tüzük oyunlarıyla karşısına aday olarak çıkabilmek dahi büyük müşkülat haline geldi…
Baykal, gitmiyor: “CHP'yi yüzde 20'de demirliyor!”
Buna mukabil, CHP'nin kurtuluşunu sadece Baykal'ın gitmesine endeksleyenler de yanılıyor…
Varsayalım, yakın geçmişte Mustafa Sarıgül, günümüzde Haluk Koç gibi isimler CHP'ye genel başkanı olsalardı…
CHP'nin “Statükocu” çizgisinde kayda değer hiç bir değişiklik olmayacaktı…
Ana Muhalefet Partisi'nin büyük çelişkisi işte burada yatıyor…
Tabanı tarihi bir dönüşüm yaşamadan; örgütü de böyle bir dönüşüm sonucunda yenilenmeden CHP'nin iktidar alternatifi olma ihtimali sıfırdır…
Şayet olur da bir gün böyle bir değişim süreci yaşanırsa; o vakit zaten bu bağlamda bir lider adayı kendiliğinden ortaya çıkar…
Baykal'la da, malum rakipleriyle de olmamasının ana nedeninden söz ediyorum…
***
Deniz Bey, 2002 genel seçiminden önceki dönemde “Anadolu Solu” çıkışıyla partisinin gidişatını değiştirmek istemiş; ancak iki yıl bile geçemeden geri adım atıvermişti…
Baykal, parti tabanının ve örgütünün “Bütün kesimleri kucaklayacak bir CHP” gemisini yüzdürmeyeceğini görmüş ve partinin başında kalabilmek için dümeni tekrar “Tam Yol İsmet İnönü”ye kırmıştı:
Beş yıl boyunca sürekli laikçilik yaparak, rejim krizine oynayarak geldiği nokta ortada!

Yeni Şafak, 25 Nisan 2008 Cuma

 

Viyana'da bir Anka: Phönix Gymnasium

Sadık Yalsızuçanlar



Anka gerçekten o mudur? Küllerinden yapılan kuş mudur yoksa, bizim, büyük şairimiz Attar'ın Mantıku't-Tayr'ının, Hakikat'in kalbine sefer eden Anka'sı mı?
Sanırım bu soru, bizim, geçen hafta sonu, gazeteci Şamil Tayyar, Nuh Gönültaş ve Yazarlar Gazeteciler Vakfı'ndan Salih Yaylacı ile birlikte dolaştığımız Viyana sokaklarının kaosuna düşen yüzyılın en dikkate değer Viyanalı düşünürü Wittgenstein'ın da zihninin tavanına asılan soru olmalıdır. Cahit Koytak, Viyana'lı Ermiş'in İtirafları başlıklı şiirinde bunu konu edinir ve ırmak şiirin bir yerinde şöyle der: "Çünkü ben bunun için, sanırım, Eyyüb'e imanının / verdiği keder kadar ağır, karmaşık / ve bazen düşlerimde bana yüzümü, ellerimi / kurtlanmış yaralar içinde gösteren / bazen de Cambridge'deki felsefe derslerimde beni, / bir filozoftan çok, bir peygamber gibi konuşturan / sorular taşıdım her zaman yüreğimde. / Bu soruların yolu, döne dolaşa, her zaman / gelip şu seraba dayanıyordu: / Bir gün bu acılı inançsızlığın bağrından / bir tanrı filizlenip de çıkar mı?"
Viyana'da, geçen hafta resmi açılışı yapılan, Bahattin Çeki'nin plan ve proje çalışmalarını yürüttüğü Phönix Gymnasium'u, 'Türk Okulu'nu, orada kalbi hakikat için çarpan fedakâr insanları, kadim dost Ali Tokul'un, dünyanın farklı coğrafyalarındaki onca koşuşturmacalara rağmen daha da dirileşmiş, tazelenmiş heyecanlarını, konuşmasında geçen, bizim irfani geleneğimizin içinden geçtiği binlerce yıllık kelimeleri, mazmunları dinler ve seyrederken ben de, bir zamanlar kendi adını taşıyan bir okulun Bişkek'teki küşadı sırasında ağlayan Aytmatov gibi gözyaşlarımı tutamadım. "Keşke", dedim kendi kendime, "Wittgenstein bu sahneye tanık olabilseydi."
O yakıcı, kavurucu sorularının taşıdığı o muazzam boşluk biraz olsun dolabilir, belki, benliğinin kapıları tümüyle hakikate açılabilirdi. Mağripli bilge İbn Arabi, 'fetih, nefsin kapılarının açılmasıdır' der. Phönix Gymnasium adıyla açılan bu okul işte, bizi, Cahit Koytak'ın o en az Wittgenstein'ın yarası kadar derin şiirinde ima ettiği üzere o 'acılı inançsızlığın bağrına' taşımakla kalmıyor, İbn Arabi'nin anlattığı o sırra da çağırıyor. Fetih, bir istila, işgal ve yağmalama değildir. Fetih, bir başlangıç, bir açılma, bir yeniden inşadır. Benliğin kapılarının Hakikat'e açılmasıdır. Bir şehrin fethedilmesi demek, orada yaşayanların kişisel algılarının gerçeğin sesini duymaya açık ve hazır hale gelmesidir. Bizim geleneğimizde fütuhat kavramı bu anlamda kullanılmıştır.
Avrupa'ya yarım yüzyılı aşkın bir zaman önce iş-aş için giden derin Anadolu insanının torunları bugün artık sayıları üç haneli rakamları aşan nice böylesi okul, kültür merkezi, üniversiteyi hayata geçirmiş, orada hem Türkçe, hem o ülkenin dilinde hem de öğretim içeriğinin gerektirdiği dillerde eğitim veren yüzlerce irfan ve bilim merkezinin sahibidir. Bir yandan yaşadıkları ülkenin ekonomisinde ağırlıklı bir yer edinmekte, diğer yandan Phönix örneğinde olduğu gibi, bilim ve düşünce yaşamında söz sahibi olmaktadırlar.
O okullar kaynağını bir yandan Anadolu'nun fedakâr işadamlarından, diğer yandan o ülkelerin göçmen varlıklarından almakta, Türkiye'nin büyük üniversitelerinden mezun, genç insanlar, gönüllerindeki irfan sevdası ile o coğrafyalara giderek, orada insanların gönüllerinin Hakikat'le buluşması için gece gündüz çalışmaktadırlar. Bütün bunlar, irfani geleneğimizin son büyük halkasının manevi hazırlayıcılığı ile, Anadolu'da alın terinden damlayan mali kaynakların nasıl cihanşümul bir fethe, bir açılıma, bir dönüşüme yol açtığının da göstergesidir. Bu 'Türk okulları'nın, 'kolonizatör' nitelikte olduğu düşüncesi, bana oryantalist bir bakış açısını hatırlatıyor. Bu, bir açılmadır. İnsanlığın iki yüzyıldır yaşamakta olduğu o muazzam kabz (daralma) halinden bir bast (genişleme) haline doğru geçmekte olduğunu da göstermektedir.
1990 yılında Bakü'de başlayıp, geçen hafta Viyana'da devam eden yüzlerce ilkokul, lise, üniversite ve çeşitli eğitim/kültür merkezleri göstermektedir ki, Viyana'nın düşünce kapıları, yüzyıllar önce Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'ya kapanmıştı ama bugün başka bir Anka'nın tüyü kentin üzerine düşünce tekrar açılmakta, İbn Arabi'nin kozmik eli, Wittgenstein'ın acılarla sancıyan ruhunun izlerine dokunmaktadır. Zaman'ın Viyana bürosunda insanüstü bir gayretle koşuşturan o gönül ve kemal ehli genç insanların gözlerindeki ışıltı, bizim gibi, Türkiye'nin çürütücü politik gündeminde boğulmuşlara çölde çay gibiydi. Viyana Melanjı için Seyyit Arslan'a özellikle müteşekkirim. Kafein bağımlısı biri, Dom'a bakan cafede ancak bu kadar mutlu olabilir. Bizler, o gençlerin, orada bin bir zorlukla gerçekleştirdiği o muazzam hizmeti dinlerken yorulduk. Onlar, o bitmez tükenmez enerjileriyle Phönix Institut şemsiyesi altında, Osmanlı'nın o büyük uygarlığını yeni bir dille yeniden inşa ediyor ve dünyanın duçar olduğu kabz halinden nasıl çıkabileceğinin ipuçlarını veriyor.
Yüzyılın başında duran büyük bilge şöyle demişti: "Bizler acele ettik, kışta geldik, sizler cennet-asa bir baharda geleceksiniz.' Her bakımdan mükemmel bir okul olan Phönix Gymnasium'un açılışında Viyana sefirimiz Selim Yenel'in o samimi konuşmasını dinlerken bu cümle çınlıyordu beynimde. Yanağımdan süzülen gözyaşı, o cümleye karışıyor, Carlenberg tepesinde, Kara Mustafa Paşa'nın şehre baktığı yerden, komşu kentin, Budapeşte'nin manevi sahibi Gül Baba'nın anılarına karışıyor, bu yabancı ülkeyi kendi memleketi olarak benimseyip, oranın kapılarını hakikate açmaya çalışan bu genç, fedakâr ve gönlü hakikat iştiyakıyla dolu insanların gölgelerinde kayboluyordu.
Phönix'in açılışında tanık olduklarım Ümit Meriç ve Gülay Göktürk'ün belirlemelerini doğruluyordu: "Bir zamanlar babalarının eski motosikleti ile kasabaya taşınan çocuklar, şimdilerde Japonya'da doktora yapıyorlar. Türk okulları bugün dünyanın hemen bütün ufuklarını kucaklamış bulunuyor. Ecdadın kılıçla sürdürdüğü fetih, Viyana kapılarında durmuştu; kalemle başlamış olan fetihse artık okyanusların ötesine adım attı." (Meriç)
"Johannesburg'daki bu okulun, Avrasya'dakilerden farklı bir misyonu daha var. Yüzyıllar süren köleliğin ve onu izleyen ırkçı yönetimin ezdiği bir ırkın ayağa kalkma mücadelesinde ona el vermek. Horizon okulunun siyah öğrencileri, burada belki de hayatlarında ilk defa beyaz adamın "öteki yüzünü", şefkatini görme ve onun tarafından sevilme deneyimi yaşıyorlar." (Göktürk)
Ertesi gün, Wiener Stadhalle'de on bini aşkın göçmenin katıldığı Kutlu Doğum'da ise,zihnimde Almancanın büyük şairi Rilke'nin şu dizeleri yankıyordu: "Kim bilir? belki de / aynı kuş yankılanıyordu içimizden ikimizin de / ayrı ayrı, dün akşam."

Zaman, 27 Nisan 2008

Perşembe, Mayıs 01, 2008 

Hrant Dink

"Hrant Dink, "Bu topraklarda gözünüz var" diyenlere belki bir şeyler ifade eder diye, gözleri dolu dolu anlattı bu hikayeyi hayatı boyunca, kimbilir kaç defa.
Sonra ekledi: "Bu topraklarda gözünüz var diyorlar ya. Evet, gözümüz var bu ülkenin topraklarında. Ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için…"
19 Ocak 2007'de, bu kez İstanbul'un orta yerinde, Şişli'nin Halaskargazi caddesinde, "su, bir kez daha çatlağını buldu" onun gidişiyle…
Gönülsüz bir vedaydı bu…
O günden beri, bilmediğimiz dilin türkülerini kendi türkülerimizmiş gibi "anlayarak" ağlıyoruz hepimiz…
Biz… yani verdikleri tüm kayıplara rağmen, hiç değilse vicdanlarını henüz yitirmemişlerimiz…
Ağlamak, gülmenin olduğu kadar, anlamanın da kardeşidir…
Ve… ortak açgözlülüğümüzle inşa ettiğimiz Babil'in duvarlarını yıkmak için, dilini bilmemize gerek yok birbirimizin…
Henüz vicdanını kaybetmemiş olanlarla el ele verip, 1915'teki çatlağı da, Hrant'ın gidişiyle açılanı da sulayabiliriz.
Kanayan bizim topraklarımızsa eğer, bu kanı ancak hep birlikte durdurabiliriz…
Biz, birbirimizin yüzünde, birbirimizin yüreğinde gizliyiz çünkü…
Tek bir rengi söküldüğünde bu "Ebru"nun, bizim de varlığımız hiçbir işe yaramıyor çünkü…
Birbirimizde gizliyiz biz…
Ve hep birlikte ortaya çıkmamız gerekiyor şimdi…"



GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

KRONİK MUHALİF,
28 NİSAN 2008 SALI GÜNÜ, SAAT 09:00'DA;
HRANT'ın DAVASI'nda...


--
KRONİK MUHALİF
www.kronikmuhalif.com

 

MUHAFAZAKAR DUSUNCE DERGISI

MUHAFAZAKAR DUSUNCE DERGISI

ADALET (Sayı 15)

Muhafazakâr Düşünce’nin bu sayısında zor bir konuyu ele alıyoruz: Adalet. Sos-yal-siyasal teori odaklı dergiler arasında adalet sorununu özel sayı konusu yapmakla Muhafazakâr Düşünce galiba alanında bir ilki de başarmış oluyor.

Adalet kelimenin tam anlamıyla evrensel bir toplumsal-siyasal ideal. Yani, adaletin evrenselliği hem zamana hem de mekâna ilişkin… Evrensel olduğu ölçüde de gerçekten zor bir konu adalet. Nitekim, kadim zamanlardan beri hukuk ve siyaset filozoflarınca tartışılmış olmasına rağmen, gerçekten de halâ gerek anlamı gerekse icapları üzerinde görüş birliği sağlanabilmiş değil. Günü-müz siyaset felsefesinde de adalet konusu çeşitli yönleriyle elbette tartışılmaya devam ediyor. Hatta John Rawls’un 1971’de yayımlanan meşhur kitabından sonra adalete ilişkin siyasal felsefe literatürü daha da zenginleşti denebilir. Hayek’in, B. Barry’nin, M. Walzer’ın ve en son D. Schmidtz’in eserleriyle…

Bu evrensel boyutu itibariyle adalet konusu, siyasî-ideolojik yelpazenin ne-resinde olursak olalım, hepimizi ilgilendiriyor. Ama biz Muhafazakâr Düşünce olarak adalet sorununun daha özel bir yanıyla da ilgiliyiz. Biz tabiatıyla adalete ilişkin kendi tarihsel tecrübemize, bizim kendi adalet maceramıza, özel bir ilgi duyuyoruz. Onun için bu sayıda adalete ilişkin daha genel ve teorik yazılar yanında, bu kavramın İslam ve Osmanlı siyasî geleneğindeki seyrine ilişkin denemelere de yer verdik. Doğrusunu söylemek gerekirse, adalet konusundaki evrensel muhafazakâr literatürü okuyucuya hakkıyla aktarmanın güçlüğü karşısında, buna biraz da mecburduk.

Bu söylediklerimiz, dergimizin bu sayısında yer alan teorik yazıların hepsinin muhafazakâr perspektifi yansıttığı anlamına elbette gelmiyor. Hatta bazi yazilarimizda liberal siyaset yaklaşımının ağır bastığı söylenebilir. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, adalete ilişkin felsefî-teorik tartışmada liberal perspektifle muhafazakâr bakış birbirinden çok uzak değildir. Yine de, adaletin İslâmda ve Osmanlı siyasî geleneğindeki yerini ele alan denemeler muhafazakâr duyarlılığa daha fazla hitap ediyor olabilir.

Böylece, Muhafazakâr Dusunce’nin elinizdeki son sayısı hem farklı siyasî-ideolojik perspektiflere (muhafazakâr, liberal, İslamî) yer vermesi hem de muhtelif uzmanlıkları (hukuk, tarih, siyaset bilimi, ilâhiyat) devreye sokmasıyla özel bir zenginlik kazanmış olmaktadır. Bunu söylemek belki bize düşmez ama bu çeşitlilik ve zenginliğe galiba derinlik de eşlik etmektedir.

Son olarak güncelle ilgili olarak da bir şeyler söylemek gerekirse, biz adalet-le ilgili bir sayı çıkarma kararını aylar öncesinden vermiştik. Türkiye’de son dönemde hızla gelişen ve yargı etrafında şekillenen siyasal ve/veya yargısal gelişmeler ülkemizde adalet konusunun ne kadar önemli olduğunu ve adalet hakkında ne kadar az bilgi sahibi olunduğunu gösteriyor. Maalesef, adaletin ne olduğu üzerinde bir konsensusun sağlanamadığı ve adaletin odağında yer lan yargının alabildiğine siyasallaştığı/ideolojikleştiği, siyasal bir araç haline geti-rildiği, yargı mensuplarının siyasal bir aktör gibi arenaya indiği, demokratik bir ülkede muhalefet partilerinin üstlenmesi gereken rolün yargı mensupları tara-fından üstlenildiği, resmi ideolojinin
yargı terazisini eğip büktüğü...bir ülkede yaşıyoruz. Bu sayımızla adaletin ne olduğu/olması gerektiği konusunda bir nebze olsun katkıda bulunmayı arzuluyoruz.

II. Meşrutiyet’in 100. yılında Muhafazakâr Düşünce II. Meşrutiyeti de kap-sayacak şekilde dosya konusunu Osmanlı Modernleşmesi’ne ayıracaktır. Yeni sayıda buluşmak üzere hoşçakalınız.

Mustafa ERDOĞAN



• Adalet ve Eşitlik - Mustafa ERDOĞAN

• Adalet: Muhafazakâr Bir Görüş - John KEKES

• Ronald Dworkin’e Göre Anayasanın Ahlaksal Okunuş - Mehmet TURHAN

• Tabiî Hukuk ve Hukukî Pozitivizme Göre Adalet Kavramı - Kemal GÖZLER

• Adalet Kavramı ve Adalete İlişkin Bazı Teoriler - Adnan KÜÇÜK

OSMANLI’DA ADALET KAVRAMI ve TARTIŞMALAR

• Son Osmanlı Düşüncesinde Adalet - Bedri GENCER

• Klasik Osmanlı Adalet Rejimi ve 1839 Gülhane Kırılması - Nazım İREM

• Tanzimat’ın Erdemi: Özeleştiri ve Adalet Problematiğinin İhyası - Fatih DEMİRCİ

İSLAM’DA ADALET

• Adil Olmanın Sâiki Olarak Tanrı ve Ahiret
İlhami GÜLER

ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE ADALET
• Uluslarararası İlişkilerde Güç ve Adalet
Ramazan GÖZEN
• Uluslararası Hukukta “Haklı Savaş” Doktrini: Bir Problemin Analizi - Mehmet DALAR

GELENEKTEN GELECEGE

Muhafazakar Dusunce Dergisi
Buklum Sok. 19/2
Kavaklıdere - Ankara
Tel: (0312) 418 54 74
Faks: (0312) 418 78 76
www.muhafazakar.com
dergi@muhafazakar.com

Cuma, Nisan 11, 2008 

İŞİTİN EY YARENLER!




İnsanlık tarihinin en güzel değerlerinden biri olan Yûnus Emre
hakkında bugüne kadar pek çok şey yazılıp söylendi.
Yaşadığı çağı olduğu kadar bütün çağları etkileyen ilâhilerin sahibi;
bütün bunalım felsefelerini gereksiz ve geçersiz kılan bu hakîkat
kaynağı olan zat kimdir?
Bu güzel gönüllü ve erdemli insan, bu kemâlin şâhikalarında dolaşan
garip Hak âşıkı kimin nesidir?
Bu sorunun cevabı, yine Yûnus`ta, Yûnus`un kendi şiirlerinde gizlidir.
*
Yûnus Emre…
O, bizim yedi yüz yıldan beri gönlümüzün dili, dilimizin gönlü olmuş
aşk ve irfân kaynağımızdır. Türklüğün insanlığa en güzel
hediyelerinden birisi olan Yûnus, din adına, aşk ve irfân adına, dil
ve estetik adına bize çok şeyler öğretti!
Öğretmeye de devam ediyor…

O bize neler öğretmedi ki!
O, gönlümüze bir sabah güneşi gibi doğdu: "İşidin ey yarenler, aşk bir
güneşe benzer" diyerek, bizi aşka davet etti; karanlık dünyamıza ışık
oldu. Tıpkı "Dinle neyden" buyuran büyük gönül mimârı Mevlânâ
Celâleddin-i Rûmî gibi, O da, "Aşk ilinin haberin desem işide misin?"
veya "İşidin ey yârenler" diyerek bir seher meltemi gibi içimize
girdi, cân kulağımızı açıp, bilmediğimiz, görmediğimiz illerden
haberler getirdi. Düşmüş idik, elimizden tuttu. Sevdi, sev dedi,
sevdirdi. Tapduk`un tapusunda nasıl adam olduğunu anlattı. Bir Tapduk
bulup nasıl adam olmamız gerektiğini anlattı! İnsana bir Tapduk
gerektiğini bildirdi. Aşkın adresini verdi. İki denizi
birleştirenlerle yüz yüze gelmemizi sağladı! Gönlümüzle tanıştırdı!
Nefsimizle barıştırdı. Toprağa, karıncaya, insana, eşyaya, ulu nazarla
bakmamız gerektiğini anlattı.

O, bize dil öğretti!
Yûnus bize, aşkı kendi dilimizle öğretti; O bizim mânâ dilimiz oldu!
Annemizden öğrendiğimiz dile mânâ elbisesi giydirdi. Çocukça
konuştuğumuz, henüz emekleyen dilimiz "ana dilimiz" oldu. Vahiy, Onun
kalemiyle gökten yere Türkçe indi; O, Türkçe`nin Cibrîl`i oldu. Evde,
sokakta, çarşıda, pazarda konuşulan sözler Onun kalemiyle göklere
kanatlandı. "Dil hikmetin yoludur!" diye bayrak açtı, önümüzden gitti.
O bize sadece dil öğretmekle kalmadı, dinimizi de öğretti.

Yûnus bize dini ve irfânı öğretti!
O, bizim, taklitten kurtulup tahkike yönelmemizi; ilimden irfâna;
sûretten mânâya geçmemizi sağladı. "İlim ilim bilmektir, ilim kendin
bilmektir!" diyerek, gerçek ilmin nefsimizi bilmek olduğunu öğretti.
Suyu kendi nefsimizin kuyusundan çıkaracağımızı, Leylâ`nın da,
Şîrîn`in de içimizde olduğunu bildirdi. Gönül testimizin el`an akan
çeşmelerden hemen şimdi doldurulması gerektiğini, dünün ve yarının
olmadığını öğretti. Zamânı, âna getirmemizi öğütledi; "dem, bu demdir"
diyerek dudağımızı akan bir çeşmeye dayamamız, ledün pınarlarından
kana kana yudumlamamız gerektiğini öğretti.
O, bize dinimizin sevgi ve bilgi; nefsimizin de Hak ve hakîkat
olduğunu öğretti!

Yûnus bize Allah`ı öğretti!
"Aslım Hak`tır şek değil" diyerek varlığın özüyle tanıştırdı. Durduğu
yerin "Tûr", gönlü tecellîye mazhar olmayanların işinin zor olduğunu
öğretti. Bu sonsuz tecellînin "Hak" olduğunu; "Hak`tan başka bir nesne
olmadığını" söyleyerek bizi ikilik med-cezrinden kurtardı. Yaradan`ı
orada, burada değil, içimizde aramayı öğretti. Nereye dönersek Onun
vechini göreceğimizi, burnumuzun değdiği havanın, aldığımız nefesin,
hülasa varlığı bir derya gibi muhit olanın O olduğunu öğretti. "Sen ve
ben" denen yerde "Allah`ın olmadığını: "Gir gönüle bulasın Tûr/Sen ben
demek defterin dür" diyerek Cenâb-ı Hakk`ın kâmillerin gönlünde
tecellî ettiğini anlattı. Her davâdan geçen kişinin Hak`tan yana
uçacağını müjdeledi. "Hak doludur iki cihân!" diyerek görünen ve
görünmeyen her şeyin Onun eseri olduğunu bildirdi.

Yûnus bize âşık olmayı öğretti!
Yûnus bize âşık olunca mâşûk olunabileceğini öğretti. Dahası, âşıkın
ve mâşûkun "aşk"tan ibâret olduğunu öğretti.
Onun bize, "İşidin ey yârenler" diye gönderdiği haberle kulağımız
açıldı, gözümüz gördü! Dudaktan konuşanın, gözden görenin O olduğunu:
"Cân kulağıdır işiden bu âşıklar nâlesini" yahut: "Dervîşin kulağı sak
Hak`dan işidir sebak"diyen Yûnus`tan öğrendik!

Gittiğimiz yolu bilmiyorduk!
Onun verdiği haberle, yol-yordam öğrendik! Onun verdiği adresle
şaşırmadık! Bütün derdimiz var olmak içindi. "Kimde varlık var ise
gitmez gönül darlığı" diye ikaz etti, varlığımızdan soyunduk. Yola
düştük, yokluğa uğradık. Vehim gitti, kendi gerçeği ortaya çıktı.
Benliğimiz bize döndü; sûretimiz öze döndü. "Ben bir âletim arada"
sözüyle irkilip, vücûdu vâhide verdik.
Onun verdiği ilhâmla sâzımız dile geldi. "Diledi göre yüzün işide
kendü sözün" kavlince kendinden kendine söz oldu konuştu; göz oldu
görüştü. Benliğini bu varlık defterinden sildi, kendini bildi! Bildirdi!
Nihâyet: "İşidin ey yârenler" diyerek çok haberler verdi Yûnus.

Yûnus bir haber verir işidenler şâd olur
Gence uğrasam diyen izlesin eren izin

kavlince bu söze kulak verip işitenler, erenler izini izledi, şâd
oldu, hazineye kavuştu. Her biri bir Yûnus oldu.

İŞİTİN EY YÂRENLER
DR. MUSTAFA TATCI

İstanbul, 2008,
14 x 21 cm, 173 sayfa, Türkçe, Karton Kapak,
ISBN 9786050064070.

Liste Fiyatı: 10,00 YTL

H Yayınları İletişim Adresleri:

www.hyayinlari.com,

Selami Ali Mahallesi Gazi Caddesi Reisülküttap Sk.
Peken Apt. 50/B D.4

Üsküdar-İstanbul


Tel: 0212 341 90 36, 0 505 676 94 90
Faks 0212 341 90 37

İbrahim Akkuş

Genel Yayın Yönetmeni

 

Nûbihar Hikaye Antolojisi çıktı


Kürt edebiyatının en uzun soluklu ve şimdilerde 104. sayısını okuyucularıyla paylaşacak olan Nûbihar dergisi, 15 yılı aşkındır Kürt dili ile yayınını devam ettiriyor...

1992'den beri Nûbihar dergisinde birçok güçlü kalemin şiir, deneme, hikaye ve makaleleri yayınlanmış. Ayhan Geverî de Nûbihar dergisinin 1. sayısından 99. sayısına kadar olan arşivini gözden geçirmiş ve modern hikaye örneklerini "Antolojîya Çîrokên Nûbiharê" adlı kitapta bir araya getirmiş.

Derginin yayın hayatına başladığı günden itibaren onlarca hikaye dergi sayfaları arasında okuyuca ulaşmışsa da Ayhan Geverî bu öykülerden sadece 34 tanesini antolojiye dahil etmiştir...

Antolojîya Çîrokên Nûbiharê'de 27 yazarın hikayeleri yer alıp bu yazarlardan bazıları şunlardır: Ali Karadeniz, Ayhan Meretowar, Bavê Xecê, Berhîm Paşa, Cankurd, Dilşad Mutî, Felat Dilgeş, Husein Muhammed, Rahmetullah Karakaya, Ronî War, Roşan Lezgîn, Selman Dilovan, Sidîq Gorîcan, Silêman A., Zilkîf Xweşhêvî...

Eserde Kürt hikayesinin tarihi seyri önsözde ele alınmış ve şimdiye kadar yapılan Kürt öykü antolojileri değerlendirilmiştir. Bunun yanı sıra hikaye yazarlarının kısa yaşam öyküleri de hem hikayelerinin öncesinde hem de eserin sonunda topluca verilmiştir. Ayrıca okuyucunun, öykülerin, derginin hangi sayısında ve hangi tarihte yayınlandığını görmesi için eserin sonunda öykülerin kronolojisi de verilmiştir..

Antolojîya Çîrokên Nûbiharê 293 sayfa olup Nûbihar Yayınları arasında çıkmıştır...


Antolojîya Çîrokên Nûbiharê – Ayhan Geverî - 2008



İletişim:
Nûbihar Yayınları
Yumni İş Merkezi
Büyük Reşitpaşa Cad.
No: 22/29 Vezneciler- İstanbul

Tel&Fax: (0212) 519 00 09

nubihar@gmail.com ayhangeveri@gmail.com

Cumartesi, Mart 22, 2008 

Nuri Pakdil'in Narin Bakışı

Enis Batur


Yaşayan Türk yazarları arasında yazdıklarını en çok merak ettiğim insan Nuri Pakdil. İşin açığı, yalnızca merak değil burada söz konusu olan: Bir o kadar da özlem. Yaklaşık on yıldır tek satırına rastlamadığımız Pakdil, benim gözümde 1970’li yılların en özgün yazın adamlarından biriydi: Kurcalayıcı bakışı, soyadına uygun dili, ince ince yontulmuş üslubu, dünyayı göğüsleyişindeki acılı ama umutlu yoğunluğuyla özel bir yazar.
Açık ya da örtük, istenmiş ya da istenmemiş bir kılavuzluk konumu da vardı galiba, Nuri Pakdil’in. Edebiyat dergisinin ve yayınlarının farklılığında oynadığı rolü küçümsediğimden değil, beni asıl ilgilendiren, o yönünden çok yazarlığıydı. Denemeleri, oyunları günlüğü, çevirileriyle topyekün bir ustalık.
Eksikliğini duymamın belirgin nedenlerinin başında, gelip geçici bir yazarlık serüveni olmayışı geliyor sanıyorum: Nuri Pakdil’e, bu on yıllık susku döneminin şu noktasında dönüp baktığımda, bir kuyruklu yıldız değil gördüğüm: Bir atımlığına parlamış, söyleyeceğini söyleyerek çekilmiş, kalem kırmış bir yazar olarak göremeyiz Pakdil’i. Susmuşsa, söyleyeceği kalmadığından değil besbelli.
Yeniden söz almaya hazırlanıyor olabilir mi? Yoksa, yazı dünyasında yolunu sessizce sürdürüp, yayın dünyasının uzağında kalmayı mı yeğliyor? Tahmin yürütmenin uzun boylu bir anlamı yok gerçi, gene de, kirlenen, gitgide kirlenen bir ortamın dışında durarak paklığını koruma çabası verdiği inancı ağır basıyor bende. Nuri Pakdil’i, kültürel bağlamda erozyonun hızlandığı bir dönemde geri çekilmeyi tek doğru çözüm yolu saymış seyrek ermişlerden biri olarak değerlendiriyorum.
Onbeş yıl önce yazmış olduğu bir mektubundan aktarıyorum: “Her şeyden önce, ilişkilerin demokratlaştırılması zorunlu. İlişkiler demokratlaştırılmadan özlerin, içeriklerin, kapsamların konuşulabilirlik şansı kalmamıştır: Çünkü yoğun buzlarla kuşatılmışızdır + bir metrekarede belki on cadı büyü yapan. Tüm engeller, insanları birbirlerinden uzaklaştırmak için çalışıyor: Tüm yeryüzü için duyumsayabildiğim yoğun acı bu. Narin bir bakış gerekli insana yeniden. Yüzüne vurmadan karalarını + kabullerini + redlerini. İnsan aradan ‘çekildiği’ için karanlıktayız. Kendi birikimini insan yine kendisi değerlendirmek zorunda: Sabırla. Ülküler yorgun düştü mü, sanatın damarlarındaki basınç artıyor + şimdi gözlemlenen o hızlı kan dolaşımıdır. Bir an önce ulaşmak isteği. Oysa, hız bilgeliğe karşı.”
Nuri Pakdil’in 1976’da yazdığı bu satırların arasından, 1994’e, belki daha da ötesine uzanan suskunluğunun gerekçelerini toplayabilir dikkatli gözler.
Hep düşünmüşümdür: “Sis”i delme uğraşı, savı amacı içinde olan bizler ola ki “Sis”i kalınlaştıranlar olduk. Doğrusunu Nuri Pakdil yaptı, çekilerek, Emin değilim gene de: O narin bakışa en çok şimdi gereksinme duymuyor muyuz?


Milliyet Gazetesi, 16 Ağustos 1994

Salı, Mart 18, 2008 

Kemal Tahir ve Doğu-Batı Sorunu

Oğuz Atay



"Doğu doğudur, Batı da batı," Ünlü İngiliz şairi ve yazarı Rudyard Kipling böyle diyor bir şiirinde. Ve sözlerine iki dünyanın hiç bir zaman bir araya gelemeyeceğini ekliyor. Şiirin yazıldığı sırada İngiltere, hemen Asya'nın her yanında egemenliğini bütün şiddetiyle sürdürüyordu. Sanıyorum İngiliz şairi Kipling Doğu ile Batı'nın hiç bir zaman birbirini anlayamayacağını belirtmek istiyordu. Tarihsel gerçekler bu düşünceye pek uygun düşmüyor; bir kere, Batı, istediği gibi sömürebilmek için Doğu'yu tanıma konusunda çok çaba harcamıştır. Gerçekçi bir tutumla Doğu'nun toplumsal ve ekonomik yapısını anlamaya çalışmıştır ve bana kalırsa Doğu'yu ancak onu sömürmesine yetecek kadar tanıyabilmiştir. Bu bakımdan Batı, Doğu'yu durgun ve ekonomik yapısı zayıf bir dünya olarak yorumlamıştır. Evet bu bakımdan gerçekçi bir yorumla yaklaşmıştır Doğu'ya; ama ben Batı'nın, Doğu'daki gerçek özü sezebileceğini onu bir Doğulu gibi içinde hissedebileceğini sanmıyorum. Evet, Doğu'nun nasıl bir Doğu olduğunu Batı anlayamaz; ama Doğu, artık Batı'yı anlamaya başlıyor, artık Kipling'in yaşadığı dönem çok gerilerde kaldı, artık İngilizler ne Hindistan'ı pençelerinde tutabiliyorlar, ne Çin, ne de Orta Doğu üzerinde oyunlar oynayabiliyorlar. İngilizlerin mirasına konduğunu düşünen ve belki İngilizleri bile bu nedenle kızdıran Amerikalılar bile, tarihlerindeki ilk yenilgiyi alıyorlar, Kamboçya'dan atılıyorlar, Vietnam'dan atılmak üzere son de, Batı'yı tanımaya başlıyoruz.
Batı'yı tanımak demek, elbette ona, eskilerin deyimiyle "Küffar" demekle, bütün batılıları Kafir olarak bir yana bırakmakla olmaz. Kemal Tahir de gerçekçi bir insan olarak, gerçekçi bir romancı olarak, Batı kültürünü ve onun kaynaklarını bütün derinliğiyle tanımanın önemini anlamıştı. Özellikle bir romancı olarak bu ihtiyacı birçok sanat adamından daha kuvvetle duyuyordu. Ben, bir süre Kemal Tahir'in sohbetlerinde onun roman üzerindeki düşüncelerini dinlemiş olduğum için, mesela Deniel Defoe'nun Batı'da ilk romancı sayıldığını ilk olarak kendisinden öğrendim. Madame Bovary'nin gerçek dramının ne olduğunu Kemal Tahir'den öğrendim: sadece bir roman yazdığı halde Choderlos de Laclos'nun dünyanın büyük romancıları arasında yer aldığını ondan duydum.
Kemal Tahir de sanıyorum, Batı'yı öğrenme sorununda yüzyıllık bir geleneğin etkisiyle yola çıkmıştı. Birçok Doğulu aydın gibi Türk aydını da kendini anlayabilmek için aynı biçimde, Batı'dan yola çıkmıştır. Kendini ve toplumunu açıklayabilmek için Batı'daki örneklere benzetmeler yaparak çözümlemeler yapmıştır. Kemal Tahir de kültürel yaşantısına böyle başlamıştı. Bir bakıma başka çıkış noktası da yoktur. Roman gibi, Batı'ya özgü bir yazı dalında insan işe nereden başlayabilir? Bu çaba Kemal Tahir'den çok önce başlamıştı. Tanzimat ile birlikte Türk insanının duyarlığını bütün boyutlarıyla vermek isteyen, insanımızın özelliklerini bütün boyutlarıyla incelemenin heyecanını duyan yazarlar, insanı edebiyat ürünleri de tanımanın gerekli olduğunu hissettiler. Çünkü o güne kadar Türk insanının birey olarak nasıl düşündüğü, neler hissettiği pek bilinmiyordu, edebiyat dünyasında bu temalar pek belirgin olarak ortaya çıkmamıştı. Üstelik yaygın düşünce sistemlerinin çoğunda insanın kendi kişiliğini tanıması değil, kendi kişiliğinden kurtulması, kendi kişiliğini aşması sorunu önemliydi. Türk aydınları insanın birçok sorunuyla ilgili çözümleri, geçmiş yazarları çok ilgilendirmediğini gördüler ve hatta bu yüzden geçmiş kültürü bu bakımdan biraz fazla suçladılar; eski yazarların belirli kalıplar içinde söz söyleyen ustalar olduğunu ileri sürdüler. Tanzimat dönemiyle birlikte sorunlarının çözümlerini Batı'da aramaya başladılar. Romancılar da yanı davranışı benimsediler; çünkü insan bilim adamı olmasa da, romancı da olsa birçok araştırmaya ihtiyaç duyuyordu ve kendi kültüründe böyle araştırmaları bulamıyordu.
"Kemal Tahir de Tanzimatçıların, Edebiyatı Cedidecilerin yolunda yürüyerek Batılı bir aydın tipi olabilirdi; ama Kemal Tahir'de Batı'nın çok iyi bildiği ve en Batılı sayılan aydınlarımızın bile çoğu zaman bilmezlikten geldiği bir özellik vardı: Kemal Tahir, gerçek bir sanatçı olduğu için "durmadan kendini ve dünyayı değiştirmeye çalışın bir insandı. Yani durmadan kendiyle ve dünya ile hesaplaşan bir insandı. Bu hesaplaşmalar sonunda kendinde ve sanatında gerekli değişimleri cesaretle yapardı. Dünya ile hesaplaşmasını ona açıkça ilan ederdi. Eskiler bu tür davranışa cesaret-i medeniye derlerdi sanıyorum. Yani öyle sıradan bir cesaret değildi bu; vahşinin, cahilin cesareti değildi, medeni insanın cesaretiydi.
Sanıyorum Kemal Tahir bir aydın olarak, bir yazar olarak, yani insanın ve dünyasını tanımak isteyen biri olarak ilk hesaplaşmalarından birini, hapishanede yapmıştı. Hapishanede Türk insanının zengin bir kesitiyle karşılaştığı zaman yapmıştı. Evet, belki Batı'ya açılırken, Batı'dan yola çıkarken kendi insanımızı daha yakından tanımak için, onun derinliğini, genişliğini öğrenmek için Batı'nın sadece yöntemlerini bilmek istiyorduk. Ama bu işte biraz amacımızı aşmıştık, yetiştirdiğimiz aydın tipiyle halkından, insanından kopmuş bir yaratık ortaya çıkarmıştık.
Kemal Tahir romanlarında bu çelişkiyi bütün açıklığıyla belirtir. Onun köy yaşantısıyla ilgili romanlarının kahramanları büyük şehire onun kendisinden uzak, akıl almaz düzenine kuşku ve güvensizlikle bakar. Kemal Tahir, şehir insanını da anlatırken yer verdiği köylü tipleriyle bu çelişkiyi gene belirtir. "Bozkırdaki Çekirdek" te köy enstitüsü kurarak köyü kurtarmaya gelenler, kendilerinin cumhuriyet aydınları değil, hala bir çeşit Osmanlı sayıldığını, köylünün kendilerine bu gözle baktıklarını görerek dehşete düşerler. Köy insanına göre bu cumhuriyet denilen şey, Osmanlının yeni bir düzenidir. Bilmiyorum, belki de enstitücüler, kendilerine biraz daha tarafsız bir gözle baksalardı, bu yargı karşısında o kadar dehşete düşmeyebilirlerdi. "Yorgun Savaşcı"da Anadolu'yu kurtarmak için İstanbul' dan yola çıkan yorgun ittihatçılar halk tarafından genellikle ilgisizlikle ve kuşkuyla karşılanırlar. Hatta kasabalı, köylü onlara "ittihatçı gavuru" olarak karşı çıkar.
Kemal Tahir aydının bu durumundan gene aydını sorumlu tutuyor. Çünkü aydının halkı tanıma imkanı vardır. Ama Batı'nın kalıplarını insanımızın şartlarını hiçe sayarak uygulamak isteyen aydınlarımız gerçekten aydın olma imkanını "Bozkırdaki Çekirdek" te gördüğümüz gibi boşuna harcarlar. "Batı uygarlığı her gün tıraş olmakla başlar" diye düşünürler işin başlangıcında.
Kemal Tahir Türk aydının bu çıkmazdan kurtulmasını isterken romantik ve gerçekdışı hayallere de kapılmıyor; kendisiyle ve toplumla her an hesaplaşan insan olarak kendini aldatmıyor Kemal Tahir. "Bozkırdaki Çekirdek" romanında köylüyü ve politikacı yı iyi tanımayan Halim Akın aydın takımının yanılgısını temsil ediyor, ama müfettiş Şefik Ertem de köy insanını tanımadan girişilen "esdidü" işini sökmeyeceğini görüyor. Yani olumsuz davranışlar aydın kesiminden geliyor, ama olumlu tipler de hemen her zaman aydınlardır. Çünkü Kemal Tahir gerçekten gerçekçi olan bütün yazarlar gibi, sömürülen, ezilen, horlanan, insan yerine konulmayan bir kalabalık içinden gerçek kahramanlar çıkamayacağını bilir.
Kemal Tahir'in olumlu kahramanları, mesela Cehennem Yüzbaşı Cemil, mesela gazeteci Murat, bizim gene toplumumuzun Batılı denebilecek kesiminin insanlarıdır. Evet onlar da özlerinde Doğuludurlar, ama bu başka bir tür doğululuktur, insanımıza ve onun kaynaklarına eğilen ama gene de yeni bir Türkiye kurulması gereğine inanan aydınlardır. Kemal Tahir gerçekçi bir yazar ve bence daha önemlisi gerçekçi bir insan olarak toplumumuzun, dönemini tamamlamış olan eski Doğulu günlerine döndürülemeyeceğini bilir. Bence eski günlerin özlemini yaşayan Doğucular, Kemal Tahir'de boş yere kendi hayallerinin yansımalarını görmeye çalışmaktadırlar. Kemal Tahir, özellikle köyle ilgili romanlarında köylüyü sömüren ve onun din duygularını kötüye kullanan yaman tipler çizmiştir ki, hiçbiri aklımızdan çıkmaz.
Kemal Tahir eserlerinde kullandığı diliyle bile, gerçek bir ilerici olduğunu göstermiştir. Onun dili bir yandan halkın yaşayan dilidir, bunu eski kaynaklarına kadar incelemiş ve bize bugünün dili olarak sunmuştur. Bir yandan da en ileri en arınmış Türkçeyi kullanır Kemal Tahir. Memur kelimesini yazarken onu apostrofla ortadan ikiye biçmez. Her şeyin sahte_sine düşmandır; Batı'nın sahtesine olduğuna kadar Doğu'nun sahtesine de düşmandır. Ve gerçek bilgi nereden gelirse gelsin, ister Batı'dan ister Doğu'dan, Kemal Tahir için makbuldür. Ne var ki, Batı özentisiyle yetişenler, gerçek insanımızı ortaya çıkaran araştırmalar yapacak yerde, ezberledikleri formüllere uygun insanların ülkemizde yaşadığını hayal etmişlerdir, bize olmadık kılıklar giydirmeye kalkmışlardır. Bu kılıklar içinde ne derece gülünç ve zavallı olduğumuzu gördüğü içindir ki Batı bizim için bir çıkmazdır Kemal Tahir'e göre. Onların bize giydirdiği sosyoloji, ekonomi, psikoloji bizi bu hale düşürdüğü içindir ki Kemal Tahir, bir konuşmasında da belirttiği gibi kendi kendisinin sosyologu psikologu ve felsefecisi olmayı gerekli görmüştür ve bunu Türk romancısına öğütlemiştir. Ve Kemal Tahir kendi kaynaklarımıza eğilerek Doğu'yu tanımayı başarmıştır. Sanıyorum bu kaynakları' değerlendirirken Kemal Tahir gibi gerçekten aydın bir görüşe sahip olmak gereklidir aslında, yoksa ortaya gerçekten acıklı tipler bu tehlikenin ne gibi sonuçlar doğuracağını en belirgin örnekleridir. Bu karmaşık işin üstesinden gelmek için Kemal Tahir kadar güçlü ve Kemal Tahir kadar dürüst olmak gereklidir. Yani Kemal Tahir'e özenmek başka birçok kişiye özenmekten daha zor bir iştir. Eski günlerin özlemini yaşayanlar, Doğu-Batı sorununda "Biz Osmanlıyız, bizde daha çok adam bulunur." sözüne sığınıp Kemal Tahir'den yardım bekliyorlarsa, önce onun kahramanları gibi her şeyle hesaplaşmaya girişmelidirler.
Batı'ya özenen Türk aydını da bütün girişimlerine rağmen bir çeşit ruh ve düşünce tembelliğine sürüklenmiştir sonunda. Görünüşle yetindiği için, kendine özgü düşünce özgürlüğünden yoksun olduğu için Doğu'ya getirmeyi özlediği dinamizmi gerçekleştirememiştir. Ve en acıklısı Batı'nın gerçek değerini de hiç bir zaman sezememiştir. Mesela edebiyat alanında Batı'dan aktarılan örnekler bu durumu bütün zavallılığıyla ortaya sermektedir. Anlayamadığı bir kültürün ağırlığı altında ezilen bu tür aydın sonunda bitmek tükenmek bilmeyen anlamsız tartışmaların içinde yaratıcı yeteneklerini yitirip gitmiştir. Böylelerine Batı'nın da saygısı yoktur, ama Kemal Tahir gibi büyük ve gerçek bir insanla karşılaştıkları zaman durum çok başka olur. Kipling bu durumu aynı şiirinde şöyle anlatıyor:
Fakat iki güçlü adam karşı karşıya durdukları zaman, ikisi de dünyanın birer ucundan gelseler de,
O zaman ne Doğu kalır ne Batı, ne de sınır; artık onların ne doğdukları yer önemlidir, ne de hangi soydan oldukları.

 

Demokrasi ve demokratlık

Etyen Mahçupyan



Başörtüsünün kamusal alanlara sokulmamasına yönelik uygulamanın, yasa yoluyla kaldırılmak zorunda kalınması, bu ülkedeki rejimin niteliğini gayet iyi ortaya koyuyor. Normal demokrasilerde herhangi bir yasağın yürürlüğe girebilmesi bir yasayı, bu da toplumsal kesimler arasında bir uzlaşmayı gerektirir. Eğer söz konusu kesimlerden biri insan hak ve özgürlüklerine ilişkin uluslararası normlara sahip çıkmaktaysa, varılacak uzlaşmanın evrensel standartlara uyumuna yönelik de adım atılma şansı doğar. Ama bu tür bir kaygının hiç olmadığı durumlarda bile 'demokrasi', farklılıkların anlaşmasını ya da güçsüzün güçlüye tabi olmasını ima eden bir yasanın yapılmasını ima eder. Mağdur olanlar bu yasaya karşı çıkabilirler, değişmesi için uğraşabilirler ama hiç olmazsa ülkenin yasalarla yönetildiğine dair bir önkoşulun var olduğunu bilirler...
Bizdeki başörtüsü yasağı ise herhangi bir yasaya binaen uygulanmıyordu, çünkü bu giysinin yasaklanmasına yönelik bir yasa yoktu. Zaten var olan bir özgürlüğün uygulanamaması nedeniyle yüksek mahkemeye müracaat edilmiş, o da kendisine biçilen hukuksal sınırı aşarak, sanki doğal durum yasaklamaymış gibi bir içtihat yapmıştı. Kısacası başörtüsü yasağı ne meşru, ne hukuki, hatta ne de yasaldı... Bu yasağı yerleştirmek ve sürdürmek isteyenlerin niçin bir yasa çıkarmadıkları sorulabilir. Bunun nedeni evrensel hukuk ve vatandaşlık normlarının böyle bir yasaklamaya cevaz vermemesidir. Diğer bir deyişle başörtüsünü yasaklamak gerçekte 'çağdaş' bir davranış olmazdı. Böylece 'emrivaki despotizm' denebilecek bir uygulama altında 20 küsur yıl yaşadık. İşin özünde temel hakların ihlal edildiği o denli açıktı ki, yasağı savunmak isteyenler başörtüsü takanların 'farklı' bir vatandaş ve insan tipolojisi oluşturduğunu iddia etmek zorunda kaldılar. Öyle ki başörtülüler sırf başlarındaki örtü nedeniyle 'asıl' vatandaşlardan ayrılmakta, onların altında bir kategori oluşturmaktaydı. Dolayısıyla bu mantığa göre başörtülülerin 'asıl' vatandaşlarla aynı hak ve özgürlüklere sahip olmaları düşünülemezdi...
Geçtiğimiz hafta yaşanan bir gelişme meselenin başörtüsü olmadığını, bu giysinin kolaycı bir sembol olarak kullanıldığını ve asıl amacın doğrudan sıradan vatandaşın bürokratik elitten ayrımlaşması olduğunu ortaya koydu. Yargıtay Başsavcısı'nın 'laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği' gerekçesiyle AKP'yi kapatma davası açması, nüfuzunu kaybeden bir zümrenin siyasi güce tutunma gayretinden ibarettir. Başörtüsü konusunda hukuku anlamsızlaştıran ölçüde siyasi tavır alan yargı, şimdi de hukuku bizzat bir siyasi alet olarak kullanma girişiminde...
Yapılan şey demokrasinin gereksindiği hukuku taşıyamayan bir rejimin, siyaseti ve oradan giderek de vatandaşlığı ideolojik açıdan budamaya yeltenmesidir. Bu ise cemaatçi laikliğin ve Kemalizm'in demokrasiye adapte olmakta ne denli zorlandığını ortaya koymakta. Çünkü en basit tanımıyla bile ele alındığında 'demokrasi', doğruların toplumsal dengelerin içinden üretilmesi gerektiğini söyler. Diğer bir deyişle en kaba demokrasi bile, çoğunluğun tercihinin göz ardı edilmesine izin veremez, toplumsal değişimin ve buradan neşet eden taleplerin siyasette karşılık bulmasına imkan tanır ve siyasetin sınırlanmasına yönelik herhangi bir tasarrufu ancak evrensel normlara dayanarak yapar...
Kemalizm'in demokrasiyi hazmetmekte zorlanması yeni bir bulgu değil. Ancak şimdiye kadar bu eleştiriyi çok daha rahat seslendirenler, başörtüsü yasağının kalkması ve AKP konusunda nedense aynı rahatlığı gösteremiyorlar. Aynen Sünni muhafazakarların Alevilere ilişkin veya milliyetçilerin gayrimüslimlerin hakları konusunda gösterdikleri dirence benzer bir tutumun bu kez laikler arasında da çok güçlü bir biçimde bulunduğunu görüyoruz. Laik kesimden kendisine liberal veya sosyalist diyen birçok kişi bir anda Kemalizmin 'eksik vatandaş' anlayışının destekçiliğine soyunabiliyor. Başörtülülerin haklarını AKP'nin icraatı ile birleştirerek İslami kesimi cemaatçi bir gözle algılamakta olduklarını itiraf etmiş oluyorlar. Diğer bir deyişle modernliğin savunucusu olan laik kesim, meğerse alttan alta muhafazakârların her zaman modernliğin dışında kalacağını sanmaktaymış. Bir bölümü ise artık iyice gülünç hale gelen 'şeriat' ve 'irtica' klişesine kapılanabiliyor. Bu görüşün mizahi niteliğini kavrayabilmek için tek bir kanıt bile yeterli... Söz konusu yaklaşımın 'bilge' kişisi olarak artık ancak Demirel bulunabilmekte...
Böylece Kemalizm'in ve otoriter zihniyetin tüm laik kesim üzerinde ne denli egemen olduğu da ortaya çıkmış oluyor. Kendilerini neredeyse fıtraten özgürlükçü sanan sayısız kişi, başörtüsünün üniversitelerde bile serbest olabilmesine karşı bin dereden su getirebildi... Ve böylece son yılların en verimli tartışmalarından birine tanık olduk. Belki de ilk kez laik kesimin içinde demokrat olanlarla olmayanlar birbirinden ayrıştı... Kemalizm'e siyaseten karşı çıkanlara karşı bir grup insan Kemalizm'den zihniyet olarak uzaklaşma gereğini ortaya koydu... Özgürlüğü modernliğin içinden tanımlayanlara karşı, modernliğin ne denli özgürlükten yana olduğu sorusu soruldu...
Türkiye'de 'modern' ve 'post modern' diyebileceğimiz bakışların birbirinden ayrışması demokrasi açısından hayati önem taşıyor. Çünkü bu ayrışmanın arka planında bir zihniyet farklılaşması var. Modernlik esas olarak demokrasiyi, birbiriyle konuşmaya muhtaç olmayan bireylerin tercihleri arasındaki sayısal dengenin iktidarı belirlemesi olarak tanımlıyor. Yani her konuda farklı görüşlerin kamusal alanda kendine yer bulduğu ve insanların eşit oy hakkına sahip olarak bunlar arasındaki seçimlerini iktidara yansıttıkları bir rejim... Söz konusu ilkenin kötüye kullanılmaması için ise seçimlerin belirli sürelerde yenilenmesi ve iktidarın seçimle gelip gitmesi gibi kurallar bulunuyor. Ayrıca seçimle gelenin iktidar süresi içinde yoldan çıkmasına karşı da yasama, yürütme ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı anlayışına güveniliyor. Bu nedenle de modern demokrasilerde hukukun çok özel bir yeri var. Hukuk anlayışının her türlü siyasi ideolojinin uzağında, nötr bir hakemlik konumunu taşıması gerekiyor. Aksi halde yargının kendisi bir ideolojinin uzantısı haline gelebiliyor ve denetim dışı bir 'yürütme' organı gibi davranabiliyor. Bu durumda seçim kazanmanın da bir anlamı kalmıyor, çünkü çoğunluk da olsanız iktidar olamıyorsunuz...
Türkiye'deki laik aydınların yargı sistemini bu açıdan eleştirmek konusunda bir zaafları olduğu söylenemez. Askerin darbe yapmaya yatkın kurumsal kültürünü de eklediğinizde, birçok laik aydının bu ülkedeki rejime 'modern bir demokrasi' denmekte zorlanacağı açıktır. Ancak son tartışma epeyce garip bir durum yarattı: Aynı laik entelektüeller başörtüsü yasağı konusunda eleştirdikleri Kemalistlerin pozisyonunu sahipleniverdiler. Meseleyi hak ve özgürlükler üzerinden değil, cemaatsal siyaset üzerinden okudular; yargının ve hukukun nötr bir tavır almasını talep etmektense, hak sahibinin muhtemel ideolojisi ve niyetini bahane ettiler. Sonuçta hukuku göz ardı etmek pahasına, ideolojik bir içtihada yaslanmak durumunda kaldılar.
Bu ikircikli halin söz konusu aydınlara çok rahatsız edici geldiği de söylenemez... Ancak aynı kesimin içinde demokrat bir duruşun ortaya çıkması bir anda fazlasıyla hararetli bir tartışma ve hesaplaşma ortamı üretti. Çünkü demokrat bir pozisyonun ayrımlaşmasının tek bir anlamı vardı: Laik aydınların çok önemli bir bölümü gerçekte demokrat değildi... Oysa bu insanlar yıllardan beri kendilerine sırf laik, modern ve 'çağdaş' oldukları için demokrat deme alışkanlığına sahiptiler. Demokratlık bir zihniyet değil, neredeyse laiklerin kimliksel bir niteliği olarak sunulmaktaydı...
Çünkü modernizm açısından demokratlık, modern demokrasiyi benimseyen kişiye verilen bir sıfattan ibaret. Buna karşılık modernliğin ötesine geçildiğinde, demokratlık bir zihniyet ve üstelik de modernliğin sahip olduğu zihniyetten epeyce farklı bir anlayışı ima etmekte. Demokratlığın temelinde dışımızdaki gerçekliği aynen var olduğu gibi algılamadığımız, çünkü 'insan' olduğumuz tespiti yatıyor. İnsan zihni olası sonsuz zihinden sadece biri ve dışımızdaki gerçekliği kesin bir güvenilirlik içinde algılama şansımız yok. Dolayısıyla insan kendi öznelliğine mahkum bir varlık ve bunun nicelikle de ilgisi bulunmuyor. Diğer bir deyişle herhangi bir konuda hepimiz aynı kanaate sahip olsak bile, söz konusu kanaatin 'doğru' olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü yanlışlarda hemfikir olmanın doğrularda hemfikir olmaktan hiçbir farklı yanı yoktur. Bu durumda herkesin hemfikir olduğu durumlarda bile olası aykırı fikirlere alan açmak, onların tartışılmasını teşvik etmek gerekir. Dahası bugün hemfikir olmamız, yarın da olacağımızı garanti etmez. Ayrıca bizden sonraki nesillerin neyi doğru bulacaklarını ise hiçbir şekilde bilemeyiz. Bütün bunların anlamı, azınlık fikirlerinin - bize çok aykırı gelseler bile - korunması ve tartışmaya davet edilmesi gerektiğidir. Demokratlık bu nedenle azınlık görüşlerin ve tabii ki kimliklerin hak ve özgürlükleri üzerinde duyarlıdır. Aynı nedenle de bireyleri konuşmaya teşvik eden katılımcı ve iknaya dayalı karar süreçlerine dayanır. Kısacası herkesin sandığa giderek oy vermekle yetindiği, tartışmanın bir zorunluluk olarak görülmediği ve çok oy alanın tercihlerinin kendiliğinden 'doğru' sayıldığı rejimler demokrat zihniyet açısından 'demokrasi' değildir.
Burada modernist bakışla demokratlık arasındaki çizginin belirlenmesi açısından önemli bir nüans ortaya çıkmakta. Modernist biri de yukarıdaki önermeden hareketle "çok oy alanın tercihi kendiliğinden doğru olamadığına göre AKP'nin istediği başörtüsü özgürlüğü de kendiliğinden doğru olamaz" diyebilir. Böylece soru doğrunun ne olduğuna gelir... Demokratlar açısından böyle bir doğru bulunmadığı gibi, herhangi birinin yaşam biçimi tercihini engellemenin hiçbir meşru tarafı da olamaz. İstisna ise ancak diğer insanlara açık bir zarar verme durumunda ortaya çıkabilir. Yani başörtüsü ancak ve ancak başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermekteyse yasaklanabilir. Oysa açıktır ki birilerinin başörtüsü takması, başkalarının nasıl giyineceğini veya nasıl düşüneceğini belirlemez. Eğer bazı insanların diğerlerine başörtüsü takması için baskı yapacağı düşünülüyorsa, bunun için baskıyı uygulayanın başörtülü olması gerekmediği gibi; söz konusu baskının cezalandırılması keyfiyeti, böyle bir baskıyı uygulamayan diğer başörtülülerin haklarının gasp edilmesini meşru kılamaz. Kısacası demokratlar için mesele basittir: Başörtüsü özgürlüğü bireysel bir haktır ve bireyi aşan hiçbir mülahaza ile kısıtlanamaz.
Buna karşılık modernist aydınlar için insanların tercihlerini aşan bir 'doğru' bulunmakta... Onlara göre -ne kadar liberal veya özgürlükçü olsalar da- daha doğru olan fikirler, daha doğru olan tutumlar, daha doğru olan yaşam biçimleri bulunmakta. Üstelik de bu daha doğru olan tutumları savunmak uğruna baskı uygulamak, özgürlükleri kısıtlamak, insan haklarını ihlal etmek bile mümkün olabilmekte... Çünkü modernizm, insanlığın bilimsel olduğuna inanılan bir 'gelişme' çizgisine sahip olduğu inancıdır. Bu gelişme çizgisinin daha 'ileri' aşamalarında olduğuna inanan kimseler, kendilerinden daha 'geri' olanları kendileriyle eşit görmeyecekleri gibi, onları baskı altına almayı da yadırgamayacaklardır. Kısaca söylemek gerekirse, modernizm kendi ideolojik kimliğini 'olması gereken' bir tutum olarak diğerlerine empoze eden, yani tahakkümcü bir zihniyeti ima eder. Bu tahakkümü uygularken kendilerini nasıl 'demokrat' sayabildiklerini soracak olursanız, onun da yanıtı sihirli kelimede, yani 'laiklikte' aranmak durumunda. Çünkü bu anlayışa göre laiklik insan zihnini aydınlatarak özgürleştiren bir tür ideoloji gibi algılanmakta. Dolayısıyla da laik olanların laik olmayanlar üzerinde baskı uygulaması demokratlığı veya demokrasiyi rencide etmiyor. Hatta böylece laik olmak demokrat olmanın önkoşulu haline geliyor... Bu patolojik durumun asıl sonucu ise demokratlığın buharlaşmasıdır. Çünkü artık 'demokrat' kelimesi, laiklerin doğal hali olarak kullanılan içi boş bir sıfattan ibarettir.
İşte son tartışma bu nedenle böylesine tepkiye neden oldu. Demokrat zihniyete sahip aydınların pozisyonu, modernist aydınların her an totalitarizme kayma istidadı gösteren laiklik ve demokrasi anlayışını deşifre etti... Modernist aydınlar kendi pozitivist demokrasi anlayışlarından hareketle 'demokratlığın' ne olduğunu tanımlayıp, üstelik bunun bir kültürel kimlik olduğunu sanıyorlar. Modernizmin ötesinden bakanlar ise, demokratlığı davranış ve tutumlarımıza yansıyan bir zihniyet olarak ele alıp, demokrasiyi bu zihniyetin içinden yeniden kurmak gerektiğini savunuyorlar. Belki Yargıtay Başsavcısı'nın rejimin 'değişmez' niteliğini sergileyen bu son girişimi laik kesim üzerinde zihin açıcı bir etki yapar da, asıl meselenin ne olduğu konusunda bir anlam kayması içinde kalmaktan kurtulurlar... Ne de olsa kendini deşifre eden her olumsuzluk, nihayette olumluya gidişi besler...

Zaman, 17 Mart 2008

 

Dörtlükler

Muhammed İkbal


Kelebeğin çırpınışı ey gönül, ne vakte kadar?
Yiğitlik yolundan geri durmak ne vakte kadar?
At ateşine kendini, bir müddet yan!
Ateşi tavaf ey bigane, ne vakte kadar?

Yıldızlar arası yol keşfindesin
Lakin kendinden bihabersin
Aç gözünü kendine bir an tohum gibi,
Topraktan dirilesin bir ağaç gibi

Seni ey taze, uçmak için yaratmışlar;
Kanat çırpma hazzının cisimleşmiş halisin
Dünyevi heves doluyuz biz, uçuşumuz müşkül
Lakin sen uçma zevkiyle coşmuşsun


Lale yapraklarını ala boyar aşk,
Belayı canımıza sarar aşk.
Şu topraktan bedeni yararsa eğer,
Gör bak içini nasıl kana boyar aşk.

Pazar, Mart 09, 2008 

DERRIDA Jacques (El Biar 1930 – Paris 2004)

Ragıp EGE

(Prof. Dr. Ahmet CEVİZCİ’nin editörlüğünü yaptığı Felsefe Ansiklopedisi’nin -Etik
Yayınları- 4.cü cildi için hazırlanmıstır)
(Ekim 2005)


Jacques Derrida’nın yapıtı, Emmanuel Levinas’ın düsünür için yazdığı “Bambaska”(“Tout autrement”; Gönderme yapılan kaynakların tam referansları için yazının sonunabakınız) adlı metinde, felsefe tarihi konusunda dile getirdiği gözlemi her açıdan kanıtlayan biryapıt: “Felsefe tarihi, belki de, düsünme güçlüğünün giderek artan bilincinden baska bir sey değil” (s.16). Bir açıdan (ileride bu kısıtlamanın nedenini açıklamaya çalısacağız), Martin Heidegger’in “Düsünme Ne Diye Çağırılır?” (Was heisst Denken?) adlı yapıtının ünlü önermesine de çok uygun düser Derrida’nın yapıtı: “Bizim [bu] düsündürücü zamanımızda(bedenklichen Zeit) en çok düsündürücü olan (das Bedenklichste) henüz (noch nicht)düsünmediğimizdir (denken)”. Almanca bedenklich sıfatı gibi türkçe “düsündürücü” sıfatının da çift anlamı var: hem düsünceye davet eden hem de endise veren, tedirgin eden. Gerçekten de tedirgin edici, endise verici metinler Derridan’ın metinleri. Đlk adımda, Batı felsefesinin temel metinlerini büyük bir ustalıkla, “fenomenolojinin okullarında” (Levinas, a.g.y., s.16) edinilmis mantıksal tutarlılıkla, sağlamlığı yüzyıllar boyu sınanmıs akıl yürütme teknikleriyle yorumlayan, inceleyen, sorgulayan metinler görünümüyle çıkar karsımıza bu metinler. Nitekim, Derrida’nın dili, fransızcası, klasik diyebileceğimiz, dilin yapısına, isterlerine, dizgesel, dilbilgisel kurallarına son derece saygılı, dili sorumsuzca “hırpalamamaya”, “tahrip etmemeye” özen gösteren bir dil. Klasik anlamda düzgün, güzel, ince, “zarif” bir dil.


Tamamı [PDF]

 

Çin Belgeleri Işığında Türk Tarihi

Sunan: Prof. Dr. Erol Mutlu
Konuşmacılar: Prof. Dr. İsenbike Togan ve Prof. Dr. Pulat Otkan


Mutlu:
Türkiye'den sevgiler, saygılar. Türklerin tarihini, kültürünü, dilini incelediğimiz bu program dizisinin bu bölümünde Çin kaynaklarında Türk tarihini konu alacağız. Danışman konuğumuz Sayın Prof. Dr. İsenbike Togan O.D.T.Ü Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, konuğumuz ise A.Ü D.T.C.F Sinoloji Ana bilim Dalı Başkanı hoş geldiniz efendim. Çin kaynaklarında Türk tarihi konusuna nasıl girmemiz gerekiyor hocam?

Togan: En eski kaynaklar arkeoloji dışında daha çok Çince kaynaklardan olduğu için biz dünyada bu alanda Çince kaynaklar nasıl kullanılmaya başlandı bu oldukça önemli bir mesele. Sizin Sinoloji Ana bilim Dalı açısından Türk tarihi ile ilgili çalışmalarınızı göz önüne alırsak bize genel bir tanıtım yapabilirsiniz.

Otkan: Genel olarak tarihle coğrafya arasında belli bir ilişki var. Bu ilişki özellikle insan topluluklarının büyük ölçüde doğaya bağımlı oldukları dönemlerde daha bir belirgin. Eski çağlarda özellikle Asya denen büyük kara parçası belli doğal özellikler gösteriyor. Bu doğal özellikler belli yerlerde belli insan topluluklarının gelişmesine, belli tarihsel alanların oluşmasına olanak sağlamış. Bu çerçevede bakıldığında Asya denen bu büyük kara parçası doğal koşullara göre bir kaç bölgeye ayrılıyor. Bu bölgeler aynı zamanda Asya'nın tarihsel alanlarını da belirliyor. Özellikle büyük ırmak boylarında, Doğu'da Sarı Irmak, Güney'deki Yangtse Irmağı boylarında, tarıma elverişli topraklarda, belli bir uygarlık ortaya çıkmış. Buna genellikle "Doğu Asya tarihsel ve kültürel alanı" adı veriliyor. Güneyde Hindistan'da Ganj, İndus Irmakları boylarında yine aynı şekilde belli bir tarihsel alan oluşmuş. Hindistan merkezli. Batı Asya'da Dicle, Fırat Irmakları dolaylarında "Batı Asya tarihsel alanı" adı verilen bir tarihsel uygarlık gelişmiş. Bunların dışında bir de "İç Asya tarihsel alanı" var. Bu da aslında diğerlerinden farklı bir dünya. Buradaki insanlar daha çok doğa koşulları gereği ırmak boylarında, vadilerde ya da vahalarda tarımla ve hayvancılıkla uğraşan insanlar. Doğu Asya dediğimizde, biraz önce belirttiğim gibi, Çin merkez olmak üzere, Vietnam, Kore ve Japonya'yı kapsayan bir bölge anlaşılıyor. Bu bölgeye aynı zamanda "Çin yazısı kültür alanı" ya da "Kofuçyüsçü kültür alanı" adı veriliyor. Bu tarihsel alanlar tarihsel süreç boyunca birbirlerinden bağımsız kalmamışlar, birbirleriyle gerek kültürel, gerek ekonomik, gerek siyasi alanda yakın ilişki bir içinde olmuşlar. Birbirlerinden hem almışlar, hem vermişler. Bu kültürel ve tarihsel alanların kendilerine özgü yapıları olmakla birlikte, birbirlerinden esinlenerek kendi tarihlerini, kendi kültürlerini, kendi ekonomilerini geliştirdikleri de görülüyor. Çin merkezli Doğu Asya tarihsel alanı dünyada bilinen en eski uygarlıklardan birine sahip. İlk Çince yazıya günümüzden aşağı yukarı 5500 yıl önce rastlandığı söyleniyor. Yazıyı çok eski çağlarda geliştirme imkanı bulmuş olan Çin'in binlerce yıldan beri birikmiş binlerce ciltlik, edebiyatla, tarihle, felsefeyle ilgili pek çok yazılı birikimi var. Dolayısıyla Sinoloji alanında Çin'in bu birikimini inceleyebilmek için çok büyük gayret sarf etmek icap ediyor.

Tamamı

Pazartesi, Şubat 25, 2008 

Elçi Ozan'ın Soluğa Benzeyen Şiirleri




Paul Claudel


Dıştan görünmüyor Claudel. Sanki bir hazineyi gözlerden saklamak istiyor.
Oysa her şeyden önce has bir ozandır Claudel. Sizin için sözcükler ve küllerden ibaret olan şey, ten, ekmek, şarap, su, süt, bal, yağ, diri yemiştir benim için diyen biri.
Fransız yazınına "verset claudélien" adı verilen ve kutsal kitapların "ayet" biçimine benzer bir düzyası/koşuk biçimini armağan eden (ki bu biçim, bir sonraki kuşaktan Saint-John Perse, Pierre Emmanuel gibi ozanları açıkça etkileyecektir); gerek yapıtları, gerekse yazın ve şiir üstüne düşünceleriyle dönemini sırsın, şaşırtan, kimi zaman kızdıran kimi zaman hayran bırakan bir ozan.
Claudel her şeyden önce ozandı; inançlı bir Hıristiyan olduktan sonra da, diplomat, büyükelçi, şişman, saygın ve sevimsiz olduktan sonra da hep ozan kalacaktı. Yaşamının sonuna dek. Eliyle yazdığı mezar yazıtının, Burada Paul Claudel'in kalıntıları ve tohumu yatıyor tümcesinin altına gömülene dek.
1922'de Japonya'ya büyükelçi olarak atandığında, bu uzun ve soluklu dizeler, tumturaklı ayetler ustasının, o kısacık hay-kay tarzında şiirler yazacağı kimin aklına gelirdi!
Japon Yelpazeleri İçin Yüz Tümce'yi Uzakdoğu yazım tekniklerini kullanarak, değerli kâğıtlar üstüne ve kalemle değil fırçayla yazar Claudel. Kitabın 1941 yılında Fransa'da yapılan baskısına yazdığı önsözde -ki bu önsözü de fırçayla yazar- bu yöntemi seçişinin nedenlerini ince, şiirsel biçemiyle açıklar okura: Ama kalemin yerine fırçayı geçirdiyse eğer, her şey değişir! Üç parmağın ve biçemin yatık koşumlarının yerini düşey bir dikkat alır. Sürekli bir ünlemenin yerine, harf harf çözümleme geçer.
Önce Japonya'da, sınırlı -ve değerli- üç basımı yapıldı bu şiirlerin. İlki, Dört Soluğun Soluğu başlığı altında bir araya getirilmiş, bezemeli dört yelpaze biçiminde bir basımdı. İkincisi, fildişi iğnelerle kapanan mavi bezden bir kutu içinde, otuz altı kâğıt yelpaze üstüne yazılmış/basılmış şiirlerden oluşuyordu; bu kez başlık Sülünler Köprüsünün Şiirleri'ydi. Sonuncu basım, daha sonra da kullanılagelen Yelpazeler İçin Yüz Tümce -ya da Japonca biçimiyle Yüz Yelpazelik Derleme- başlığı altında yapıldı. Bu kez 29x10 cm boyutlarında akordeon gibi katlanmış üç kâğıt üstüne, Claudel'in eliyle yazdığı yüz yetmiş iki şiir basılmış ve şiirlerin baş tarafına, Claudel'in dostları Yamanuşi ve Yoşie'nin seçtiği Japon 'ideogram'ları, İkamu Arişima adlı bir yazı ustası tarafından yazılmıştı. Katlı kâğıtlar, yine fildişi kilitli, altın yaldız benekli, gri bezden bir kutu içine yerleştirilmişti.
Unutmayalım ki eski Uzakdoğu geleneklerinde şiir, resim gibi sanat yapıtları, belirli bir törensellik içinde okunur ya da seyredilirdi (Claudel de ola ki böyle bir okuma biçimi öngörüyordu, yelpazenin yaydığı bir soluğa benzettiği bu şiirler için). Sessiz, yalın ve gölgeli bir mekânda -o Tanizaki'nin övgüsünü yazdığı gölgeler içinde- yavaş, törensel hareketlerle işlemeli bir sandık açılır; içinden değerli örtülere sarılı bir kitap, bir rulo çıkarılır. Saygıyla elde tutulan, okunan ya da seyredilen sanat yapıtı, duyarlığın inceldiği ve yoğunlaştığı bir derinliğe çeker insanı bu seçkin anlarda. Bir süre sonra da, aynı törensellikle koruyucu kutusuna yerleştirilir, kaldırılır. Tanrısal bir zevk anı sona ermiştir ölümlü kişinin sıkıntılarla örülü gündelik yaşamında.
Usta çevirmen Samih Rifat, böyle anlatıyor Claudel'i ve onun benzersiz küçük şiirlerini... Bir kuş kanadının, bir yelpazenin esintisini Türkçenin lezzetiyle hissetmek isteyenler için...





Kırmızı
kamelya
Kar
burgacı
nda
Alacalı
kamelya
parlak ve soğuk
bir düşünce
gibi
bir
güneş
ışını
kıpkırmızı
bir köylü kadın yüzü karın ardından
görünen

 

Rainer Maria Rilke

Hayatımı Genişleyen



Rainer Maria Rilke


Hayatımı genişleyen halkalar içre yaşarım ben,
nesneler üzre açılan birim birim.
Sonuncuyu, belki, başarmak gelmez elimden;
fakat denemek isterim.

dönerim çevresinde Tanrı'nın, o eski kulenin gece gündüz
dönerim binlerce senedir;
doğan mıyım ben, fırtına mı, bilmem henüz,
yoksa bir büyük şarkı mıyım nedir...



Ağır Saat

Rainer Maria Rilke

Kim ağlarsa şimdi dünyada bir yerde,
nedensiz ağlarsa dünyada,
bana ağlar.

Kim gülerse şimdi bir yerde geceleyin,
nedensiz gülerse geceleyin,
bana güler.

Kim giderse şimdi dünyada bir yere,
nedensiz giderse dünyada,
bana gider.

Kim ölürse şimdi dünyada bir yerde,
nedensiz ölürse dünyada,
bana bakar



Denizin Türküsü


Rainer Maria Rilke



İlkçağ esintisi denizden,
deniz yeli geceleyin:
kimseye değil bu gelişin;
uyanık bekleyen
anlamak zorundadır
sana dayanacak:
ilkçağ esintisi denizden
en eski kaya için, ancak
onun için esen,
saf uzayı parçalayarak
taa uzaklardan gelen...

Nasıl duyar, filizlenen
bir incir ağacı seni
yücelerde ay ışırken.

 

İNSANIN UNUTMAYI SEÇTİĞİ

T.S. Eliot


Çeviren
İsmet Özel





Tanrılardan pek anlamam: ama sanırım ırmak
Güçlü boz bir tanrıdır-somurtkan, elegeçmez ve serkeş,
Bir yere kadar sabırlı, sınırdır diye bilindi önceleri;
Yararlıydı bir ticaret yolu olarak, güven vermezdi;
Sonra köprü mimarları önündeki mes'ele oldu yalnız.



Bir kez çözüldü mü mes'ele, unuttular boz tanrıyı
Kentlerde oturanlar- o yine de aman vermez kaldı, daima,
Terketmedi kendi mevsimlerini, taşkınlığını, yıkıcı,
İnsanların unutmayı seçtiğinin hatırlatıcısı. Makinaya
Tapanların gönlünden, gözünden düşmüş, ama bekliyor,
Gözetliyor ve bekliyor.


(The Dry Salvages'den)




Thomas Stearn Eliot


Şair, eleştirmen ve oyun yazarı Thomas Stearns Eliot 26 Eylül 1988'de St. Louis'de (Missouri-ABD) doğdu, 4 Ocak 1965'te Londra'da (İngiltere) yaşamını yitirdi. Ailesi İngiltere'den göç etmişti. Merton College, Harvard, Sorbonne ve Oxford üniversitelerinde felsefe, ruhbilim, Sanskritçe, Pali dilleri öğrenimi gördü. 1914'te Londra'ya taşındı, 1927'de Anglikan mezhebine geçti ve İngiliz vatandaşı oldu. Öğretmenlik, banka memurluğu gibi işlerden sonra uzun yıllar Londra'daki Faber&Faber yayınevinin yönetmenlerinden biri olarak çalıştı.1922'de Criterion adlı dergiyi kurdu. Çeşitli
üniversitelerde dizi konferanslar verdi. 1948'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. T.S.Eliot, Ezra Pound'la birlikte Amerikan ve İngiliz şiirinde beğeni devrimi yaratmıştır. Geleneğe bağlı tutucu, geleneğin olanaklarından yararlanan ama yenilikçi, geleneği benimseyen ama hep değiştiren, doğa ve doğaötesi ile durmadan hesaplaşma içinde olan bir şiir geliştirmiştir. 1948 Nobel Ödülü gerekçesinde "her ne kadar çare olarak önerdiği inanç ve düzenle her şeyin yoluna gireceğine inanmak pek olanaklı değilse de Eliot'un şiiri gene de 'zamanımızın umutsuzluğuna en iyi tanıklık eden' şiirdir" diye yazılması, bütün aydın insanlar için bir uyarı sayılmalıdır. Eliot'un Amerika'dan İngiltere'ye göç eder etmez, başka bir uygarlık imgesi, canlı bir mit aradığı söylenir. Kalabalık içindeki insanın ölgünleşmesini ve karikatürsü bir erdişiliğin acı alaylara konu olmasını dile getirdi (The Love Song of J.Alfred Prufock - J. Alfred Prufock'un Aşk Şarkısı, 1911). Denemelerinde (Essays on Poetry and Criticism - Şiir ve Eleştiri Üzerine Denemeler, 1920) kendini yeterli sanan bütün akımlara karşı, Elizabeth döneminin ve 'metafizik' şairlerin dramatik lirizmini savundu. Çorak Ülke (The Waste Land,
1922) adlı yapıtında, kurguyu kullanarak ve ölçülü bir lirizmle içimizdeki donmuşluğu ve toplumsal kısırlığı, değerlerin insanı yeni bir hamleye götürebilecek çözülüşünü anlattı. Yeniden doğan totaliterliğe -faşizme- kendini kaptırınca, görüşlerinde de bir sertleşme oldu: bu İngiliz Katolikliği, bu kralcı, klasik ölçülerin bu savunucusu tekrar olumsuz coşkulara
yöneldi (Ash Wednesday - Kutlu Çarşamba, 1930). Four Quartets (Dört Kuartet, 1935-1943) adlı yapıtında kurtuluşu geçmişte ve geleneğe sıkı sıkı bağlanmakta aradı. Lirik bir trajedi olan Katedralde Cinayet'te (Murder in the Cathedral, 1935), uzlaşmaya girmeyen, ödün vermeyen